SANSÜR VE YAZINSAL DİRENİŞ

07 Temmuz 2015 Yorum bırakın

karayazı logoSansür, erkin muhalif ses(ler)i susturmak ve hegemonyasının devamlılığını sağlamak için kullandığı bir aygıttır.[1] Sansürün, devlet kavramı kadar eski bir tarihe sahip olmasına da şaşırmamak gerekir. Sosyal bilimciler, sansürü farklı yönleriyle tanımlamışlardır. Phillips ve Harslof’a göre sansür, güç ve iktidar odaklarının bazı bilgilerin halka ulaşmasını bilerek ve isteyerek engellemek için kullandıkları bir mekanizmadır. Esra Arsan, Sivil İtaatsizlik ve Sansür başlıklı çalışmasında Philips ve Harslof’un 1997 yılında yaptıkları sansür sınıflandırmasını Açık Savunmacı/Saldırgan ve Gizli Savunmacı/Saldırgan ifadeleriyle aktarır.[2] Bu ifadelerdeki tanımlar medyadan edebiyata da uyarlanabilir:

  1. Açık savunmacı sansür: Devletin “âlî” çıkarları için metnin kesilmesi, yasaklanması ya da silinmesi.
  2. Açık saldırgan sansür: Stratejik halkla ilişkiler çalışmalarıyla, kamusal alanda gerçekliğin sadece belli bir biçiminin yer alması için yoğun bir denetim, yeniden üretim ve kurgu mekanizması devrededir.
  3. Gizli savunmacı sansür: Kamunun bilgi ihtiyacını karşılayan kanalların ele geçirilmesi ve kontrolüdür.
  4. Gizli saldırgan sansür: Baskın sınıfların toplumda sahip oldukları kültürel hegemonya sayesinde insanların değer ve inançları üzerinde kurdukları baskıyla yarattıkları suskunluk sarmalıdır.

Arsan’ın aktarışıyla Phillips ve Harslof’ın medya açısından sansür sınıflandırması incelendiğinde edebiyat ve sansür ilişkisi için de açıklayıcı olduğu görülür. Özellikle “gizli saldırgan sansür” Türkiye edebiyatında sükut suikasti olarak da adlandırılmış olup, sessiz ama sıktır.

Sansürün Tarihi, Devletin Tarihi

Sansürün tanımından anlaşılabileceği gibi Latince kökenli bir sözcük olan sansürün tarihi devlet kadar eskidir. Sınıflandırma, sansürün sadece mahkeme yoluyla olmadığını, devletin yasama, yürütme gibi organlarıyla da işleyebileceğini, hatta direkt devlet eliyle değil, dolaylı yollar kullanılarak da yapılabileceğini göstermiştir.

Sansürün tarihi Antik Yunan döneminde Atina’da Miletus’un tahrip edilişini hatırlatan bir piyesin temsilinin devamlı olarak yasaklanmasına kadar uzandığı görülmekte olup, sorgulayıcı düşüncenin ve düşünce özgürlüğünün yeşerdiği her dönemde erkin güç gösterme arzusunun bir yansıması olan sansürü de fark etmekteyiz. Avrupa’da dinde reform hareketlerinin görüldüğü 15. ve 16. yüzyılların bu bağlamda sansürün en sert uygulandığı dönem olması şaşırtıcı değildir. Bu dönemde Kral V. Karl tarafından sansürden geçmeyen kitabın yayınlanması yasaklanmış, Fransa’da dine ve devlete ait kitaplar yayınlayıp dağıtan Etienne Dolet adında bir yayıncı dönemin Fransa hükümeti tarafından yaktırılmıştır. [3]

Osmanlı’da da yenileşim hareketlerinin yoğun olduğu bir dönemde, ilk resmi sansür uygulaması olan “Matbuat Nizamnamesi” 1864’de çıkarılmıştır. Buna göre gazete ve dergi çıkarmak izne bağlanmış, hükümete, gerekli gördüğü yerde yayın organlarını kapatma yetkisi tanınmıştır. [4]

80’ler, 90’lar, Bugün İçeride Yazmak

Sansür yaşadığımız coğrafyada her daim hükümran olmuştur. Ancak günümüz sansür anlayışını konu alan bu yazıda Türkiye’nin son 30 yılına odaklanmaktayız. 1980 sonrasında karma ekonomi yerini 24 Ocak 1980 kararları ile serbest piyasa ekonomisine bırakmış; 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleşmiştir. 1982 yılında yeni anasaya halk oylaması ile kabul edilmiştir. Bu iki üç sene içinde, 650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bin kişi yargılanmış, 517 kişi idam cezasına çarptırılmış, 49 kişi idam edilmiş, 171 kişi işkence sonucu ölmüş, 30 bin kişi güvenilmez diye işten atılmış, 30 bin kişi yurtdışına kaçmış, gazeteciler toplam 3315 yıla mahkûm edilmiştir. Gazete ve dergiler 41 kez toplatılmış veya yayını durdurulmuş veya kapatılmış, 927 yayın yasağı getirilmiştir.[5]

1980 darbesinin yıkıcılığı hem metinlerde ağır bir sansürü beraberinde getirmiş, hem de yazanın zihninde bir otosansür anlayışını doğurmuştur. Bu durumun bir sonucu olarak 85 sonrası baskı ortamı biraz gevşese de, toplumsal olan edebiyatın konusu olmaktan uzaklaşmıştır. Heyecanın ve enerjinin solda olduğu 70’li yıllarda toplumsal olanı ağırlıklı yazanlar dahi 80’lerin politik yılgınlığının ardından kendi fildişi kulelerini yaratarak, bireysel olanı anlatmayı seçmişlerdir. Ayrıca bu yıllarda yayıncılarda içselleştirilmiş sansür anlayışıyla, politik metinlerin edebi olmadığı ve olamayacağı gibi bir genel kabul oluşmuştur. Bu yıllarda dışsal ve içsel olan sansürü delen, Ayşe Nur Zarakolu tarafından hazırlanan Belge Yayınlarının “Yeni Sesler” dizisidir. 1987- 1991 yılı arasında, Belge Yayınları tarafından içerden, dışardan veya sürgünden 50 küsur kitap yayınlamış, içeride “yazınsal direnişin” tohumlarını atmıştır.

90’lı yıllarda, 80’li yıllardan miras gibi kalan yıkıcı nitelikteki baskılar Türkiye’nin doğusuna kaymış, Kürt coğrafyasında tüm yakıcılığıyla hissedilmiştir. Bu dönemde 40’tan fazla gazeteci gözaltına alınmış, 20’ye yakını polis tarafından dövülmüş, 29’u işkence görmüş, faili “meçhul” yazar öldürümleri gerçekleşmiş, 13 gazete yasaklanmıştır. 3Ancak darbe sonrası filizlenen, 90’larda iyice yerleşen otosansür anlayışından dolayı Kürt coğrafyasında yaşananlar da, toplumsal ve siyasi hareketler de pek edebiyatçının yazın gündeminde yer bulamamıştır. Görsel medyanın da hükümranlığını arttırışıyla beraber piyasanın değerleri ikinci bir gizli sansür mekanizması oluşturmuş, “beğenilme”, “kabul görme” yazanların yazın istikametini dahi değiştirilebilen önemli rüzgârlar haline gelmişlerdir. Ayrıca bireysel olan edebiyat yayıncılığında öncelenmiş, toplumsal olanın klişeler ve sloganlar yığını olduğu düşünülerek, otosansürün yarattığı ön yargıyla bir kenara itilmiştir. Bu anlayış, iki binlerde yavaş yavaş kırılmaya başlamıştır.

Son dönemdeyse özellikle edebiyata ilişkin sansür kararları birkaç adım ilerleyerek, Dünya ve Türkiye edebiyatının klasiklerine kadar uzanmıştır. Sakıncalılar listesine John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ı, Jose Mauro Vasconcelos’un Şeker Portakal’ı, S. Burroughs’un Yumuşak Makine’si,  Guillaume Apollinaire’in Genç Bir Don Juan’ın Maceraları,  Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu,  Edip Cansever’in “Masa da Masaymış Ha” şiiri, Cahit Külebi’nin “Hikaye” şiiri girmiştir.4

Sansür tarihi görünenleri yazmaktadır. Oysa gün yüzüne çıkmamış sansür örnekleri de vardır. Örneğin Füruzan’ın 1975 yılında Türk Dil Kurumu ödülü alan kült romanı Kırk Yedililer 70’lerde yayınlanmış, dağıtılmış ve okurla buluşmuştur. Ancak 1980 darbesinin ardından içeriğindeki Kürtçe ifadeler nedeniyle yaklaşık iki yıl yayından çekilmek zorunda kalmıştır. Sansürün “meşru” görüldüğü bir alan da hapishanelerdir. Hapiste yazılan, baskınlarda el koyulan, imha edilen, komisyondan geçmediği için dışarıya çıkamayan, kesilen, silinen metinler sansürün gizli tarihini oluşturur. Örneğin Rojbin Perişan’ın Gözyaşımın Ağıdıydı Seni Beklemek isimli romanının önsözü çarpı işaretleriyle doludur. Komisyondan geçebildiği biçimiyle basılan bu kitap ve önsöz Türkiye’deki sansürün gizli tarihi açısından da önemli bir örnek teşkil etmektedir. Hapishane edebiyatına mercek tutulduğunda sansürün sadece devlet kaynaklı olmadığını, dışarıya çıkabilen metinlere ilişkin “kötü edebiyat” ön yargısını taşıyanlarca da uygulandığını bilmek gerekir. Günümüzde, özellikle F tipi hapishanelerdeki hücrelerde kalan siyasi mahkûmların arasında edebiyatçılar olduğu ve nitelikli eserler ortaya koydukları bilinmektedir. Ancak eserleri etkili yayınevleri tarafından, Sami Özbil gibi istisna isimler dışında pek yayınlanmamaktadır. Bu gerçek de ön yargıya dayalı bir sansürün göstergesidir.

Sansür Bir İnsan Hakkı İhlalidir

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan 19. maddede “herkesin” kendini ifade etme özgürlüğü şöyle ifade edilir: “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malümat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 10. maddesi de ifade özgürlüğünün savunucusudur: “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.”[6]

İnsanlık tarihinin belleğinde biriktirdiği “evrensel değerlere” göre sansür, insanların düşünce özgürlüğünü kısıtlayan ya da yok eden bir baskı aracıdır. Nasıl Sisifos’un inadı dilden dile taşındıysa, insanlık tarihi de içeride, dışarıda üretilen ve bir direniş biçimi olarak edebiyatın var oluşunu yazmaya devam edecektir.

[1] Sıla Şenlen, Sansür ve Sansürcü: Anthony Neilon’un sansürcü Adlı Oyunu. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/1658/17705.pdf

[2] Esra Arsan, Sivil İtaatsizlik Bağlamında Bir Araştırma: Gazeteci Gözüyle Sansür ve Otosansür. bianet.org/files/doc_files/000/000/…/sivil_itaatsizlik_ve_sansür_1_.doc

[3] Hasan Aydın, Sanat ve Edebiyat Üzerinden Sansürü Okumak. http://www.umut.org.tr/Upload/Document/document_7748c35d55fa4ad489ae88806038593b.pdf

[4] Mehmet Emin Kurnaz, Edebiyat ve Sansür. http://www.muhalefet.org/yazi-edebiyat-ve-sansur-mehmet-emin-kurnaz-26-5306.aspx

[5] Evin Katurman, 12 Eylül Askeri Darbesi ve Basın. http://www.bianet.org/bianet/toplum/93099-12-eylul-askeri-darbesi-ve-basin

[6] Eylem Kılıç, Toplumsal Müdahale Aracı Olarak Sansür. http://www.umut.org.tr/Upload/Document/document_a7d684823a5543569d9230cc882b56c4.pdf

Ayşegül Tözeren, Evrensel Kültür, S. 281

Kategoriler:Deneme

NİHİLİST GİBİ ÇEK KARDEŞ!

26 Nisan 2015 Yorum bırakın

karayazı logo

Köken itibariyle Antik Yunan’a dayandırılan nihilizm, felsefi ve siyasi olarak ortaya çıkışını XIX. yüzyılda moderniteyle gerçekleştirmiştir. [1]

Nihilizm dört ayrı nitelikte ortaya çıkar:

1) Varlığın eksikliği ve yokluğu anlamında ontik nihilizm

2) Ahlak değerini tanımayan etik nihilizm

3) İçinde bulunduğu toplum düzenini yıkmak isteyen sosyal nihilizm

4) Devlet ve toplumun dayattığı düzeni bireyin üstünde görmek istemeyen siyasi nihilizm

Nihilizm terimi ilk olarak Friedrich Heinrich Jakobi (1743-1819) tarafından kullanılmıştır. İvan Turgenyev (1818-1883)’in Babalar ve Oğullar adlı romanı ile Nihilizm anlayışının toplumla buluşması açısından önemlidir. 19. yüzyılda Turgenyev, Tolstoy, Dobroliyubov, Pissarev, Çerniçevski ve Bakunin’in metinlerinde nihilizmin güçlü etkileri ile karşılaşılır.

Nihilizmin en büyük temsilcisi olarak sayılan Nietzsche şöyle demiştir: “Benim anlattığım şey, önümüzdeki iki yüzyılın tarihidir. Ben gelmekte olanı ve başka türlü gelmesi mümkün olmayanı tasvir ediyorum. Artık bu tarih, şimdi anlatılmak zorundadır. Bu zaruret şu anda iş başındadır; bu gelecek, binbir çeşit belirtinin içinden konuşmaktadır. Bu kader, her yerde kendisini ilan etmektedir. Geleceğin bu müziği için bütün kulaklar hazır hazır hale gelmiştir. Bizim bütün Avrupa kültürümüz, uzun zamandan beri sanki bir felakete koşar gibi yıl be yıl büyüyen bir gerginlik sancısı ile çalkalanmaktadır: Telaşlı, şiddetli, vakitsiz; Düşünmeyen, düşünmekten de korkan ve bitmek, dinmek isteyen tıpkı bir fırtına gibi.”[2]

“… Şimdi artık her şey sahtedir.”

Nihilizm, 19. yüzyıl ve onu takip eden yüzyılların “değer hastalığı” olarak tanımlanabilir. Nietzsche, “idealizm”i hem bir güdü olarak, hem de insanın hayal kırıklığının temel nedeni olarak görür (Nietzsche, 2003a: 372). Bu nedenle ideal olan her şeyin Zerdüşt’ün tavrı olarak imlenen sabır ve ileriye gitmek için acele etmeden yok edilmesi gerekir (Nietzsche, 1968: 617). Bu yapılmadığı takdirde, ‘her şeyin boş ve anlamsız’ olacak ve ‘yapılacak en iyi şeyin yok olmak olduğu’ anlayışı varlığını sürdürecektir.[3]

Bu yazı, tabii ki, Nihilizm’in modernizmle ilişkisi ve postmodernizmde yeri irdelenerek sürdürülebilir. Ancak Nihilizme kısaca değindikten sonra, günümüz edebiyatının çevirimiçi alandaki popüler örneklerinin, Nihilizm tortusu taşırken, nasıl Eda Edebiyatı’nı doğurduklarını açıklamak istiyorum.

Eda Edebiyatı

Arka planında derinlikli bir düşünsel süreç olmaksızın, herhangi bir düşünce sistemine yaslanıyormuş gibi gösterilmeye çalışılan edebiyat ürünlerinin Eda Edebiyatı’nı oluşturduğunu düşünüyorum. Bu, yazanın üretim amacının görünmek ve metniyle poz vermek oluşu ile de açıklanabilir. Bu bağlamda Nihilizmden yola çıkan günümüz edebiyatının bazı örneklerinin Popülizme yelken açabilmiş olması da şaşırtıcı değildir. Eda Edebiyatı kapsamında değerlendirdiğim Ali Lidar’ın Tesirsiz Parçalar isimli kitabıyla ilgili bütünlüklü bir eleştiri yazısı yazmak isterdim. Ancak kitabın genelinde bütünlüklü bir tez ve incelenmeye değer bir kendine özgü yazım biçimi olmadığı için ben de okuma notlarımı aktarmak istiyorum:

Tesirsiz Parçalar’da Nietzsche Nihilizmi vurgusu yapılmasına rağmen metinlerin geneline yayılmış, “ben” histerisi, savunulanla gösterilen arasında çelişki yaratmaktadır. Kitabın bütününde anlatıcının yoksunlukları, hayal kırıklıkları ve arzuları aktarılmakta. Aktarılırken de yaşadığı olumsuzluklardan ders çıkarmış, anlamış ve çözmüş bir insan çizilmekte. Bu durum, anlatı değeri düşük, “büyük laflar”la da desteklenmektedir: “Ölüm her şeyi sıfırlar…” (Sf. 9) Dolayısıyla, yazının başında yer verdiğim Nihilizm tanımından metnin ne kadar uzak olduğu buradan da görülebilir.

Tesirsiz Parçalar’da yoksulluk ve karşılıksız heteroseksüel aşk değişmez temalar olarak bulunuyor. Bu temalar etrafında şekillenen aile anlatısındaki geleneksellik vurgusu ve aşk anlatılarında hiç yer verilmeyen cinsellik, metinlerdeki muhafazakâr tınıyı güçlendiriyor. Ayrıca çalışkan baba, fedakâr anne anlatıları Nihilizmle taban tabana zıt, çünkü aile romansında ideal karakterler yaratılmaya çalışılmış.

Lidar kendine özgü bir yazım biçimi geliştirememiş. Hikâyeleri bir kameradan aktarı gibi okurla buluşturmuş, yer yer haber dili kullanmış. Duru, yalın olarak ifade edilemeyecek kuru anlatımda, bazı metinlerde okunan kitaplardan söz edilmeye çalışılmış. Ancak burada da yazan, okuduğu kitaplarla ilgili derinleşmeden uzak, kitapçı rafındaki kitapları sayar gibi adlarını anarak, her biri hakkında yüzeysel birer cümle yazmış.

Tesirsiz Parçalar’da metinlerdeki muhafazakâr tınıyı güçlendiren bir başka nokta bitmez tükenmez, “hayat bana oyun oynadı, ona gününü göstereceğim” takıntısıyla şekillenen intikam teması:

“Bana ders vermeye kalkma ben dersimi

Yıllar önce tek başıma çizgi film izlerken aldım.

Çünkü annesi çok meşgul olan çocuklar

Oturup tek başına çizgi film izlerler.

Bana empati yapma çünkü annem,

Annem empatinin ne olduğunu bilmiyor.” (Sf. 35)

Metinlerde, ayrıca okunduğu belirtilen kitaplarla büyüklenmeci bir tavır yaratılıyor. Daha doğrusu aforizmatik ifadelerle oluşturulmaya çalışılan “ben biliyorum” tavrı, kitap isimleri sıralanarak desteklenmiş. Yanı sıra, Eda Edebiyatı kavramına uygun şekilde bu büyüklenmeci tavır elitizmden uzak tutulmaya çalışılmış, kitaplardaki ifadeler sokaktaki insanların cümleleriyle de ilişkilendirilmiş, bu da metinlerde müsamere gibi bir hava yaratmış. 

Tesirsiz Parçalar’da can sıkıntısı vurgusu yapılıyor. Metinleri kestirmeden anlatan söz de bence bu duyguyla ilişkili ve Ülkü Tamer’in bir şiirinde gizli. Biraz eğip bükerek, söylemek gerekirse, “Çok canım sıkılıyor, edebiyat yapalım istersen!” cümlesinin yankısını duydum her satırda.

Gülümse, çektim.

Ayşegül Tözeren, Ücra, 57

[1] Nazan ÇOŞKUN KARATAŞ. Rusya’da Nihilizmin Gelişmesi ve Edebiyata Yansıması. İDİL, 2014, Cilt 3, Sayı 12. http://www.idildergisi.com/makale/pdf/1385359964.pdf

[2] Hüseyin AYDIN, Nihilizm’in Tarihçesi. http://ucmaz.home.uludag.edu.tr/PDF/ilh/1986-1(1)/M1.pdf

[3] Sebahattin ÇEVİKBAŞ, Nietzsche ve Nihilizm Tarihsel Bir Yazgı Olarak Nihilizm: Avrupa Nihilizminin Tarihi, Kökeni ve Egemen Olma Aşamaları, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler

Enstitüsü Dergisi 2011 15 (2): 69-82 http://e-dergi.atauni.edu.tr/ataunisosbil/article/view/1020007635

Kategoriler:Deneme

bi’mektup daha-Ayşegül Tözeren

23 Ekim 2014 Yorum bırakın

karayazı logoBi’mektup daha.

Merhaba,

Geçtiğimiz günlerde, Kozzy Alışveriş Merkezi’nin -1. katında yer alan D&R Mağazası’ndan Deliduman isimli romanı 22.50 TL karşılığında satın aldım ve kitabı okumaya başladım. 1 hafta sonra kitabın son sayfasını çevirirken, romanın dili ve kurgusu üzerine düşünüyordum.

Yazarın dili

James Wood, Mephisto Kitabevi’nden aldığım Kurmaca Nasıl İşler? adlı kitabında romanı ve öyküyü oluşturan üç kurucu dilden söz eder: Yazarın dili, kurmaca karakter(ler)in dili ve dünyanın dili. Wood, “Kurmaca eserlerde, dünyayı karakterlerin gözünden ve onun sözleriyle görürüz; ama aynı zamanda yazarın gözünden ve onun sözleriyle de görürüz,” der. Bu sözlerin odağında (dünyanın dilinden) etkilenen ve (kurmaca karakterlerin dilini) kuran olarak yazarın dili bulunur. Deliduman’ın yazarı Emrah Serbes, romanın hikâyesini, taşrada yaşayan, turizm meslek lisesinde okuyan 17 yaşında bir gencin gözünden birinci şahıs anlatımıyla aktarıyor. Aktarırken de, tekrar, pekiştirme, aşırılaştırma ve örneklendirmeden yararlanıyor. Romanın başlangıcında ana karakter Çağlar İyice, okurlara kardeşi Çiğdem’i idealize ederek tanıtıyor. Öyle ki, romanın ilk sayfalarında şöyle bir ifade var: “Evet, abarttım. Çünkü dünyada o kadar mankafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar.” Romanın geri kalanında da karakterleri tanıtırken, olay akışını verirken, anlatımı güçlendirmek ve okuyanın üzerindeki etkisini arttırmak için aşırılaştırarak anlatırken, okuyanın aklına ister istemez bu cümle geliyor. Örnekle anlatmaksa, anlatılmak istenenin daha kolay anlaşılmasını sağlıyor. Ancak tanımlayıcı anlatımın okuyanda daha derin bir etki bıraktığını da belirtmek gerekiyor.

Serbes’in romanda temel izleği, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı… Yazar, ana karakter olan Çağlar İyice’nin ağzından ilk 91 sayfada kız kardeşi Çiğdem’in “meziyetlerini” anlatırken, “8. Bölüm”den itibaren işin aslının öyle olmadığı ortaya çıkıyor. Çiğdem’in şişmanlıktan kaynaklanan sorunlarını okumaya başlıyoruz. Serbes, şaşırtmayı seven bir yazar. Ancak, yazar metnin kilometre taşlarını oluşturan dönüm noktalarında çok hızlı viraja giriyor. Örneğin, romanın ortalarında Çağlar İyice ile yaşadıkları yer olan Kıyıdere’nin belediye başkanı olan dayısı, belediyedeki yolsuzluklar hakkında kavga ederken birden Çağlar’ın annesi Çağlar’a bir tokat atarak, kavgaya dahil oluyor ve bunalımının asıl nedenini söylüyor: “Ne mi oldu? Senin yüzünden ruh hastası oldum ben, o oldu işte. Beni kandırdın. TİGEM’in dört parsel arsasını çaldın, ne oluyor deyince iş işten geçti dedin, şimdi sus dedin, tehdit ettin.” (sf. 215) Romanın son 100 sayfasındaysa, Gezi Direnişi’nin Kıyıdere’deki yansımalarına mesafeli duran Çağlar’ı, birden Gezi Parkı’nın içinde görüyoruz. Romandaki bu ani değişimi yazar, kız kardeşinin, en yakın arkadaşı olan Mikrop Cengiz tarafından kaçırılarak, Gezi Parkı’na götürülmesi, Çağlar’ın da peşlerinden onları aramaya İstanbul’a gitmesi olarak aktarmış. Ancak hikâyenin akışında bu nedenlendirme zayıf kalıyor ve kurguda kırılmaya yol açıyor. Yine romanın sonlarına doğru Çağlar’la yaşıt Mikrop Cengiz’in 9 yaşındaki Çiğdem’e karşı duygularını açıklaması ve bu güçlü duyguların Çiğdem’in hayallerinin peşinden gidebilecek dirayete sahip olmasından kaynaklandığını söylemesi – öncesinde okur bu gelişmeye hiç hazırlanmadığı için – hayret yerine okurda da metinde de savrulma yaratıyor. Bu da metnin inandırıcılığını zayıflatıyor.

Kurmaca Karakter(ler)in Dili

Ana karakteri kullandığı dilden yola çıkarak, tanımaya çalışırsak, ergenliğin etkisiyle yaşından daha büyükmüş gibi konuşan ve büyüklenmeci tavırlar takınan bir genç olarak görüyoruz. Ana karakter, sözcüklerin eski dildeki karşılıklarını kullanıyor: hadise, meziyet, muhafaza, meşakkatli, farz etmek, yâd etmek, müsaade etmek… Yazar ilk iki sayfada dört kez meziyet sözcüğünü karakterin ağzından kullanmış. Metinde bazı sözcüklerin sık tekrarlarına rastlıyoruz. Yanı sıra, romanda şöyle cümleler var: “Eve gidene kadar neşemi koruyabilmiştim, gerçekten iyiydim, çok yüksektim o gün.” (sf. 54) Yüksek olmak, İngilizcedeki ‘being high’ ifadesinin karşılığı. ‘High’ sözcüğünün ilk anlamı yüksek olmakla birlikte, İngilizce’de neşeli anlamına da geliyor. Türkçede ise bu anlamıyla kullanıldığını hiç duymadım. Ayrıca, “bilirsiniz işte” gibi ifadeleri içeren cümleler var. İngilizcede bilirsiniz işte diye başlayan cümleler vardır, ancak Türkçede gündelik dil içinde cümleye “bilirsiniz işte” diye başlamayız. Romanda yer alan iki cümlede, “O kadar şişmanlık herkes de olur,” (sf. 97) ve “Ama o an da zaman kırılıyor,” (sf. 332),  dahi anlamındaki -de, -da ile bulunma halini imleyen -de, -da birbirine karıştırılmış ve bu durum yazım yanlışına neden olmuş. Yazım yanlışları, “konuşma dili” olduğu gerekçesiyle özellikle yapılmışsa, konuşma dilinde zaten böyle bir ayrım yoktur, çünkü sözlüdür. Buradan hareketle, herkes’in de o zaman herkez olarak yazılması gerekir.

Romanın başından itibaren, Idefix, Youtube, GittiGidiyor, Markafoni, KİPA, sahibinden.com, iPhone, iPad, Calve gibi markalar sıralanıyor. Markaların yer alma gerekçeleri olarak, günümüzle metnin ilişkisini sağlamlaştırmak ya da metnin gerçeklikle bağını güçlendirmek sayılabilir. Gerekçeler bunlarsa, bazı sorular akla takılıyor. Birincisi, yazarın elinde metnin gerçeklikle ve şimdiyle bağını güçlendirmek için marka sıralamaktan başka bir yol yok mu? Örneğin, Cervantes’in Don Kişot’u şimdinin romanı değil midir? Roman ileriki kuşaklar tarafından okunduğu takdirde, bu durum, metnin okuyanla iletişimini sakatlamaz mı? Ayrıca, markaların isimleri hiçbir yazım yanlışı içermeden, tam sözcük olarak yazılırken, siyasi parti isimleri yerine suya sabuna dokunmayan sembolik isimlendirmeler seçilmiş. Bunun dışında Gezi Direnişi’ne katılan gruplar anlatılırken de aynı yöntem uygulanmış. Bu sakınımlı dilin kitabın arkasında yazılı olan iddialı sözcüklerle örtüşmediğini düşünüyorum:  “Tek başıma da kalsam, dünyanın bütün hükümetleri ve onlara oy verenler bana karşı da olsa, dünyanın bütün hükümetlerine karşı ayaklananlar ve onlara destek verenler bana karşı da olsa; bütün dünya, yedi milyar küsur insan tek tek bana karşı da olsa…” Kısaca, yazım yanlışları, metne serpiştirilmiş “dublaj Türkçe”, “mükemmel bir şekilde acilen” gibi gündelik dilde duymadığımız ifadelerin tekrarlanışı, markaların “ürün yerleştirme” gibi sıralanışı şimdinin ve sokağın dilini kurmaya yetmemiş görünüyor. Metinde, bir şefin telsizle işçilere, iş sonunda “Hepinize teşekkür ederim arkadaşlar” diye “steril bir tonda” seslenmesi gibi sokağı yansıtmayan detaylarsa romanın “masabaşı” kokmasına neden oluyor. Bu da sokak kültüründen besleniyor gibi görünen bir romanda iç tutarsızlık yaratıyor.

Toplumsal cinsiyet açısından metnin dili

Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında, romanda ilk dikkati çeken unsur, cinsiyetçi küfürlerin yaygın kullanımı. Pek çokları tarafından s*kerim, *mınakoyarım, k*dumun gibi cinsiyetçi küfürlerin kullanımını eleştirmek yazarın özerkliğine müdahale olarak görülebilir. Ancak bir sorunun sorulması gerektiğini düşünüyorum: Cinsiyetçi küfürlerin yaygın kullanımını sokak mı metne dayatıyor, yoksa çok satan bir romanın ana karakterinin bu kadar cinsiyetçi bir dil kullanması sokağın diline bir müdahale mi yaratıyor? Ayrıca romanın sonlarına doğru, ana karakterin kullandığı cinsiyetçi küfürlerin de etkisiyle Gezi Parkı’ndan kovuluşu, cinsiyetçi dilin etkisini azaltmıyor, ancak metinde “müsamere” hissi uyandırıyor.

Deliduman’da cinsellikle ilgili anlatılara nadiren rastlanıyor. Örneğin ana karakterin annesinin yarı çıplak yatışını aktarışı, “tahrik olunmaması” uyarısıyla sürüyor: “…sikerim bak tahrik olan olduysa, başka bir şey anlatmaya çalışıyorum ben burada.” Sinem karakteriyle Çağlar’ın arasındaki kısa cinsel deneyimse kavgayla son buluyor. Metinde dikkat çekici olan kadının odağında bulunduğu her anlaşmazlığı, iki erkeğin birbirine karşı şiddet gösterisiyle çözmeye çalışması, kavganın ardından da iki erkeğin barışıp, balayı dönemine girmesi. Libido patlaması olarak okunacak bu durum, metinde cinselliğin nadiren anlatılmasına rağmen, eril şiddetle kendine yer bulduğunu gösteriyor. Türkiye’deki hâkim erkeklik klişesinin; sertlik, saldırganlık, şiddet, öfke ve uzlaşmazlık sarmalında yaşamaya devam ettiğini düşündükçe, Deliduman’daki anlatıcı olan ana karakterin de bu klişeden beslendiği görülmektedir. Şiddet pratikleri üzerine yapılan kuramsal çalışmalarda, şiddet alt kültüründe, cesaretin ve kavgacı olmanın bir değer olarak vurgulandığı belirtilir. Şiddet olgusu böylelikle yanlış bir eylem değil, “kişisel onur”un unsuru olarak görünür. Bunun sonucu ötekine yönelik tahakküm, baskı, kabalık ve çatışmadır.[i] Romanın geneline yayılan erkek egemen anlayışın yanı sıra, metnin satırlarında ve satır aralarında muhafazakâr bir mizaç kendini gösteriyor. “Kız kardeşimi elinden tutup havaya ateş açarak uzaklaşmak istiyordum oradan,” derken ya da babasını “ipsiz sapsız bekâr gezen” olarak suçlarken ya da annesinin yatakta yatışını anlatırken anlatışından tahrik olunmaması için uyarırken yerleşik aile değerlerine özlemi dile getiriyor. Bu muhafazakâr tema, aileye karşı aşırı korumacılık olarak ortaya çıkıyor. Ayrıca şöyle bir cümlede de bu mizaç yer buluyor:  “Psikolojimin politik olarak muhafazakârlığa yatkın olduğunu kabul ediyorum.” Bu bağlamda Serbes, Gezi’yle yakalanan değerlere karşıt bir arkaplan oluşturmuş: Erkek egemen, kavgacı ve hamasi.

Gezi Direnişi ve Deliduman

Romanın son bölümlerinde Gezi Direnişi’ne katılan gruplar, çArşı, feministler, LGBTİ’ler, sol örgütlenmeler, Kürtler, Taksim Dayanışması sembolik isimlendirmelerle anlatılıyor. Ana karakterin kız kardeşini ararken karşılaştığı bu gruplar metinde “resmigeçit töreni gibi” geçiyor. Dolayısıyla Gezi Direnişi’nin anlatıldığı bölüm, asıl hikâyeye pastiş olarak eklenmiş gibi duruyor. Kurmaca eserler, gerçekte yaşananları “olduğu gibi alıp”, roman/öykü karakterinin ağzından aktarmak zorunda değildir. Geçtiğimiz sene Ahmet Büke’nin Mevzumuz Derin isimli gençlik romanı yayımlandı. Romanda 18 yaşlarında İzmir’de yaşayan Bedo’nun, depresif annesiyle, ailenin büyüğü dedesiyle, tek arkadaşı Barbaros’la, babasının akıbetini bilemezliğiyle örülmüş serüveni anlatılıyordu. Bedo, karakter özellikleri ve dili açısından Serbes’in ana karakteri ile benzerlik taşımasa da annenin ruhsal durumu ve babasızlık, bir başka deyişle “himayesizlik” bağlamında benzerlikler taşıyor. Mevzumuz Derin’de romanın sonlarına doğru akıbeti pek bilinmeyen baba, “devletin adamı”, bir başka deyişle kontrgerilla olarak ortaya çıkıyor ve Büke’nin kurduğu baba-oğul diyalektiğinde babanın kontrgerilla olmasının bir anlamı var. Büke, metninde gençlere yönelik bir mesaj veriyorsa, baba’yı eleştirerek, erkek egemen değerleri eleştirerek veriyor. Bedo’nun serüvenleri romanın ardından bir blogta sürmüştü. Bu blogta da Gezi Direnişi’ndeki Bedo’yu forumlarla pekişen dayanışma ruhunun içinden okumuştuk. Büke, Bedo’nun dilinden işgal hareketinin devamını şöyle anlatıyordu: “İsyanın böyle bir sonucu oldu burada. Her nanenin forumu kuruldu. Üç kişi bir araya gelip canı ne yapmak istiyorsa onu yapıyor. Sanki aniden yalnız olmak yasaklandı. Geçende, mahallede Kısır Forumu bile topladı teyzeler. Bulgurun cinsi konusunda biraz maraza çıkmış ama olacak o kadar.” Büke de Bedo’nun dilini kurarken, sokaktan yararlanıyor. Ancak eril dilin dayatmalarını görmüyoruz. Serbes’in kurduğu karakterde ailesine karşı aşırı korumacılık romanın izleklerinden biri olarak karşımıza çıkarken, bu bağlamda da baba oğul arası bir çatışma yer alıyor.  Serbes’in ana karakteri Çağlar İyice’nin babasının ise Taksim Dayanışması’nın bileşenlerinden birinin içinde olduğunu romanın gidişatından anlıyoruz. Serbes baba figürü üzerinden, aydın eleştirisi yapmaya çalışıyor. Çağlar İyice temelde babasının kendilerini boşanmanın ardından terkedişine kızarken, babanın özgürlükçülüğünden dem vuruyor: “Siz Taksim’de gazdan boğulurken biz de Kıyıdere’de sizin hürriyetinizden boğulduk.” (sf. 301) Serbes, Türkiyeli bir aydının kuramsal bağlamda paylaşım ve dayanışmayı yüceltirken, yaşamda, yani pratikte ailesine karşı sorumsuz davrandığını öne çıkararak, onları yalnız bırakışını vurguluyor. Büke’nin tercihi baba-oğul ikiliği içinde babayı kontrgerilla olarak kurarak, devleti ve erkek egemen anlayışı eleştirmek, Serbes’inki ise baba ve yerleşik aile değerleri üzerinden aydın eleştirisi yapmak.  Romanın geneline yayılan, tanıdık bir tema olan “Hayat bana çok haksızlık yaptı…” da muhafazakâr edayı güçlendiriyor. Ancak bu günü kurtarsa da, haksızlıkların acısını çıkarma yani intikam teması klişeden öteye gitmiyor.

Dünyanın dili, Gezi’nin dili

Gezi Direnişi, dünyadaki diğer işgal hareketleri gibi, özerk, yatay ve lidersizdi.[ii] Direniş, yapısal özelliklerine de bağlı olarak Türkiye’de yeni bir dilin var olduğunu ortaya çıkarttı. Duvar yazılarındaki, pankartlardaki ve sosyal medyadaki okuyanı etkileyen Gezi’nin dili, bumerang gibiydi. Erk, ne derse desin, onu geldiği yere daha şiddetli bir ivmeyle yolluyordu, bozuyordu. İktidarı talep eden bir dil değildi, hayatı istiyordu. Bu yüzden Sait Faik’in öykülerinde, doğanın “Hişt, hişt” diye göz kırpışındaki gibi, milyonları baştan çıkarabildi, 14 günlük de olsa özgür bir ülkeyi kurabildi. Bu dil sözcük oyunlarından ibaret değildi, gözü kara bir eleştiriyi de barındırıyordu. Zorlama bir dil değildi, poz vermiyordu, doğaldı. Eleştirinin odağındaysa erkek egemen anlayış vardı. Belki de bu dili aslında kadınlar ve geyler kurduğu için böyleydi. Gezi Ruhu, sadece siyaseti değil, edebiyatın içindeki erkek egemen değerlerin yükselişini de sarsar diye düşünmüştüm. Ancak ‘Gezi romanı’ olarak sunulan ve çok satan bir eser olan Deliduman’ın erkek egemen anlayışa sahip dilini gördüğümde, Gezi Ruhu’nun edebiyatla ilişkisi açısından kendimi tuhaf hissettim. Hâlâ “Eril dil yıkılsın, yerine ağaç dikeriz!” umudunu derinde bir yerlerde taşıyor olsam da…

Umutla,

[i] Zahir Kızmaz. Şiddetin Sosyo-Kültürel Kaynakları Üzerine Sosyolojik Bir Yaklaşım. F.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi 2006 16(2)  http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt16/sayi2/247-267.pdf

[ii] Jodi Dean. Komunist Ufuk. YKY: İstanbul, 2014.

Ayşegül Tözeren, Ayrıntı, S. 6

Kategoriler:Deneme

ŞİİRİN KANI – İlker Özdemir

19 Eylül 2014 Yorum bırakın

          karayazı logoSanatta hayat pahasına yapılmayan hiç bir yolculuk büyük değildir.

                                                                                                                                                                                   Andre Breton

Bizim şiir tarihimize baktığımızda şiirin şiir dışında kalan alanlarda önemli bulunuşuyla ilgili eşsiz örnekler bulabiliriz. Şiirin sahiciliği ve değeri kendi içinde ve şiir kalarak önemli ve değerli olmasıyla ilgili olmasına karşın, bu olgu sıkça tersinden yanılgıya uğratılmıştır.  Oysa, şiir ilettiği mesaj yüklü olsa da sırf bir iletme aracına indirgenirse fire veriyor demektir bu. Buna karşın şiire politik kılıflar giydirmek 1940’lardan beri birçok şair tarafından birinci işlev olarak görülmüştür. Şiir elbette apolitik değildir, ama şiirin politikanın borazancısı olmak gibi bir işlevi ve yükümlülüğü de yoktur ve olmamalıdır. Sözün, estetik kaygıları gözardı ederek dümdüz söylenmesi onu sloganın basit bir aleti durumuna düşürür ve en politik sanıldığı yerlerde şiirin pasifizme ve varolanı meşrulaştırmaya ve yeniden üretmeye katkısı buralarda çıkar ortaya. Politik söylem bir şiirde ne kadar doğrudanlaşırsa gerçek anlamda aynı paralelde apolitikleşir ve etkisizleşir. Politik şiir diye bir şey yoktur. Şiir doğası gereği politiktir zaten. Bazen sessiz bir şarkı olarak duyurur sesini bize, bazen de yıkıcı kurgusuyla farklı bir tarihin ve geleceğin olabileceğini işaret eder bize.

Şair sözcüklerin büyük gücüyle hesaplaşmayı, cebelleşmeyi ve egemen dili dönüştürmeyi ciddi bir biçimde gündeme almış insan demektir ve gerçek politik mücadele bu dil-bilinç üzerindeki savaşın içerisinde beliren bir şeydir. Öngörü, sezgi, derinlemesine bir algı mekanizması; toplama, derleme, istifleme, ayıklama süreçlerine egemen olmak; gözlemci ve yorumlayıcı bir mantık örgüsü, yalın bir  söyleyişe de erişebilme yeteneği vb. şiir yazabilmenin vazgeçilmez önkoşullarından sayılabilir. Şiir  kendi içrek yapısıyla tutarlı bir biçimde sözünü söyleyebildiğinde tüm mitolojik anlamlandırma süreçlerini yerinden edebilecek bir güce sahip olduğu gibi, duyarlılığımızı artırmanın ve reel konumumuzun farkında olmamızın da önünü açabilir. Ama şiirde politik ifadeleri öne çıkarmak peşinde olanlar kahramanlık destanlarıyla birlikte tüm bu mitolojik anlamlandırmaları iade ederler bize.

Şiir “başkaldırıyorum” demez, sesiyle başkaldırır, başkaldırıyı  bize duyumsatır ve bunu cinsiyetçi kavramlara indirgemeden yapabilir. Şiirin özünden başkaldıran bir ses çıkıyor ise hem şiir, hem de başkaldırı özbenliğine kavuşabilir. Ama şiir bir silah olarak kullanılmaya çalışılır ise, bu sözde başkaldırının  katharsisle sonuçlanması kaçınılmazdır. Şiirin gücü kendi asli gücü kadardır ve bu duyarlılık özenle korunmak durumundadır. Ortalığı tozu dumana katan bol sloganlı şiirler yazmayı kimse umursamamıştır ve bu tür şiirler devrimci mücadelelere bir katkı da sağlamamıştır. Çünkü bilinen şeylerin algılanmasını pekiştiren bir şiir, son tahlilde, sisteme yıkıcı değil onarıcı etkiler yapar. Şiirin asli gücü, bilinen şeylerin algılanmasını pekiştirmekte değil, farklı bir düşünme ve algılamanın önünü açacak yıkıcı, kışkırtıcı ve duyarlılıkları geliştirici; reel durumu kavramamızın önünü açıcı olmasındadır.  Kültür/eğlence endüstrisinin ürünlerinin duyarlılıklarımızı törpülediği ve körelttiği yerde şiirin önemi bu duyarlılıklarımızı geliştirmede, derinleştirmede ve algılarımızı mistiklikten kurtarmakta çıkar ortaya. Yoksa bu duyarlılığı slogancı bir içerikle katharsise yönelterek değil. Başkaldıran kahramanlık şiirlerinin yanısıra bir de melankolik bir biçimde sulandırılmış duygusallıklarla örülü, reel yaşamdan kopuşu ve kaçışı öne alan şiirleri de bir kenara koymak ve onların bizim acılarımızı anlatabilmek gücünden  yoksun olduğunun farkına varmamız gerekir. Şiirin asli gücünü önemser isek onun verili gerçekliğe kök söktürebildiğini de görebilir ve şiirin asıl öneminin verili gerçeğin reddinde gizli olduğunu anlayabiliriz.

Ama şiir, hatta söz artık o denli tehdit etmiyor düzeni. Devlet şiirden korkmuyor, halk ise şiirden yana olmadı hiç. Şairler meczuplar, romantik aşıklar  ve sürgünler olarak görülmekte hala. Mahalle onlara Osmanlı’dan beri toplumsal geleneklerimize yerleşmiş olan mahallenin delilerine gösterilen töleransla yaklaşıyor çoklukla. Şiire ve şaire olan olan yabancılaşma artarak sürüyor ve bu şiirsiz yaşam geleceği dönüştürebilmek için en önemli gücümüz olan düşlerimizin özgürlüğünü yitirmesi sonucuna yol açıyor. Toplumun şiire yabancılaşması artarak sürerken bu etkileşimin doğası gereği şiir ve şiir yazanlarda giderek içinde yaşadıkları topluma ve hatta hayata yabancılaşırken, bütünüyle bireysel/yalıtık bir söz söyleme çabası içine giren şiir yazanların da şiiri ve sözü bunaltması kaçınılmaz bir hale geliyor. Toplumun şiiri yukarıda anlatılan algılama biçiminden farklı bir biçimde ele alarak şiire yaşamda hak ettiği yeri vermesi gerekli olduğu kadar, şiirin de kendi özgün sesini topluma ulaştırabilmesi gerek. Bunun ise zor ve uzun soluk gerektiren bir süreç olduğu gözardı edilmemeli.

Şiir tıkanmıştır ve zamanın ruhu ile uygun bir biçimde bir kimlik ve kişilik krizi yaşamaktadır.  Yazılan şiirlerin kahir ekseriyetinin  kendi içlerinde bile şiir olma iddiası taşıdıklarını söylemek güçtür.  Ortada şiir adına görünen şey sığ bir duyarlılık, derinliksiz bir düşünce ve bunlarla kotarılan mısralar. Bir yerlerde hasbelkader yayınlanmış beş, altı şiirin biraraya getirilmesi ile oluşan şiir kitapları. Arada bir duyulan bir iki özgün ses ise boşlukta kalmanın ötesinde kendi sesini oluşturma yönünde bir süreklilik çabasına sahip görünmüyor. Türkiye’de şiir adına felaket tellalığı yapmak için haklı nedenler bu denli fazla olmamıştı hiç. Sözün son dönemde giderek daha da fazla gözden düşmesi ile de ilgili olan bir çıkmazdan söz edilebilir rahatlıkla, ama bu olumsuzluğun derinliğine kavranması ve dönüştürülmesi için çaba gösteren kimse de yok. Şiirin özgün olabilmesinin derin bir birikime ihtiyaç duyduğu açık.[1]  Reel yaşamın şiirsellikten çok uzaklarda olduğu bir yerde bir de şiirden yoksun kalmak sonuçta insanları çaresizlik içinde  reel durumu kabullenmeye ve boyun eğmeye götürebilme potansiyeline sahiptir ve bunun onarımı çok güçtür.

Bizim minik dengelere muhtaç olduğumuz, düzenin ise uslu muhaliflere gereksinim duyduğu bir dönemde kültür endüstrisinin kanallarına taze kan pompalayan seslere değil, buna direnen seslere gereksinimimiz var ve bu sesleri arıyoruz.  Burada marifet devrimin bilirkişisi olmak veya dengeler adına şair yapılmak değil, sanatın verili gerçekliğin reddinde gizli olduğunu kavramaktır. Bu yüzden onu tersinden de olsa yeniden üretmeye ve restore etmeye katkıda bulunacak seslere değil, sürekli tazelenen bir imgeleme ve teslimiyetçi bir bireysellik ve sloganist bir katharsisin dışında zinde bir perspektifle verili gerçekliği reddedecek ve dönüştürecek bir dile ve şiire gereksinimimiz var. Şiiri siyasetin bayrağı yaparak onu bir yandan acı çığlıkların, öte yandan da bilenmiş yumrukların sesi haline getirmek, yalnızlıklarımızın  ve bir kenara itilmişliklerimizin sorumlusunun işte tam da bu erkeksi ses ve acı feryatların kendisi olan bu toplum olduğunu gözden kaçırmak demektir. [2]

Şair kendi birikiminde oluşan geleneğe de karşı çıkabildiği, bu geleneğe karşı özgürleşebildiği yerde iyi şiir yazabilir. Doygunluk ve oturmuşluk şiirin akışına terstir ve şairin hem kendisi hem de toplum ile hesaplaşmasının getirdiği duyarlılık şiiri daha da nitelikli kılabilir. Bu yüzden şiiri bilinen, oturmuş sözlerin ve doygunlukların kucağına değil, arayışların yıpratıcı, kaotik ama o ölçüde de doğurgan dünyasına terk etmek gerekir. Şiir gerilim yaratmak zorundadır artık. İçinde yaşadığı ve tükendiği bu evrenle arasında yaşam bağlarını yenilemek için onu bütün yönlerine doğru zorlamak durumundadır. Şiir düşünceyi rahat yatağından kaldırıp uyandırmalıdır artık. Günümüz Türkiye’sinde yazılan şiirin en büyük açmazlarından biri budur. Şiir, kendini yatağa çivilemiş ve düşünsel, imgesel ve sezgisel düzeyi gevşek bir etkinliğin ürünü olmak durumundan  artık. Her ne olursa olsun hala şiir yazılan, basılan ve satılan bir ülkede şiirlerin etkisizliğinin, sıradanlığının her hangi bir savunusu olamıyor. Öte yandan bu ölü atmosferin kaynağında edebiyat ve şiir çevrelerinin içe-dönük, kapanık doğası bir diğer önemli etken durumunda. Çünkü daha yolun başında olup da dergilerde boy göstermeye başlamış olan genç kuşaklar ve yazık ki yıllardır üretmelerine karşın bir türlü dişe dokunur bir yol kat edememiş eskiler çoğun kendilerine poetik anlamda nerede konumlandıklarını görmelerine olanak sağlayacak derinlikli, donanımlı ve içtenlikli bir kılavuz-öncü bakıştan yoksun durumdalar nicedir. Yazık ki artık ne şair ne yazdığını, ne şiir neden yazıldığını ve ne de iyi bir okur bütün  bu uyuşukluğun neden dergi sayfalarına taşındığını anlıyor, kavrayabiliyor.  Yazılan şiir için şairin kanı başlıkları atılan yakın geçmişten bu güne çok şey değişti.  Şairin hayatı pahasına girdiği o serüven şimdi çıkmaz bir yola girdi, o aşk bitti… Bugün için son bir imkan olarak, her şeyden geriye artık şiir’in kanı kaldı elimizde. ”Şair-eleştirmen”leri de bitik bir karanlığı  yamarcasına parlayıp sönen etkinlikleri de bir süreklilik taşımıyor artık.  Ne başka şairler dışında şiir okuru kaldı; ne Melih Cevdet Anday ve Cemal Süreya’nın bu ülkenin içinde bizim göremediğimiz bambaşka ve yepyeni bir ülkeden yazılmış izlenimi veren öncü yazıları. Ne İlhan Berk’in batık bir ada gibi dilin derinlerinden çıkarıp getirdiği bilgi, ne Ece Ayhan’ın yıkıcı kurgusuyla farklı bir tarihin olabileceğini işaret eden tarihi farklı okuması, ne İsmet Özel’in modernitenin, ne Turgut Uyar’ın geleneğin arazlarını teşhir için gösterdiği gayret, ne Edip Cansever’in şiirin içinden yaptığı derin burjuva estetiği eleştirisi,  ne de Ahmet Oktay’ın kendi içinden geldiği geleneği de karşısına alan derinlikli dil, kültür ve edebiyat analizleri.  Onları şair kılan yaşadıkları hayata ve çağa karşı derinlikli bir bakış açısına, yüksek bir duyarlılığa ve düşünceye ya(t)kınlıklarına, kısaca tarihe, hayata ve topluma karşı bütünlüklü bir bakış açısına sahip olmalarıydı. Hayatları pahasına büyük yolculuklara çıkan bütün bu şairlerin yaşayan, genç şiirle sürdürdüğü bir bağ da vardı. Şiirin düşünceden koptuğu yerde o bağ da artık koptu denilebilir.

Şiir, şairin kendi iç-gerçekliği ile dış-gerçeklik arasındaki karanlık geçidin, dehanın ve aşkın kapısıdır ve bugün şairini bu karanlığın önünde tembelliğe, çabasızlığa ve sığlığa sarılı korunaklı dünyasından vazgeçmeye daha önce hiç olmadığı kadar yüksek bir sesle yeniden çağırıyor. Şiir bize, aklın  ehlileşmiş bataklığından ötede, bilimsel çabalar aracılığıyla da hiç bir zaman ulaşılması mümkün  olmayan, ancak ruh’unun içine, kendi karanlığına girmeye cesareti olanları bekleyen başka bir gerçekliği, evrenin şiirsel gerçekliğini vaad ediyor. Dolayısıyla şair, kendini bir konumdan  bir başka konuma taşıyamayan, yazanın kendi kendisini dahi dönüştürmeye mecali olmayan raşitik şiirlerini dergilere göndermenin değil, yok etmenin etik vebali altındadır bugün. Bu vebal, ısmarlama şiirlerle yolunu kaybetmiş, birbirlerini onaylayarak poetik çevreni kısırlaştıran şairler kadar, piyasadaki yerleşik isimlerin değerli değersiz bütün şiirlerini bir gelenek olarak basma alışkanlığındaki dergilere ve onların editörlerine de kalıyor elbette. Çünkü şairin kendisini herkesin gördüğü gibi görmesi değil içtenlikli bir yazınsal çevren aracılığıyla kendisini tanıması gerekiyor öncelikle. Bu yanıyla yaratıcı bir ruh’un sevgiyle ve onaylanarak da öldürülebilecegini artık hepimiz aklımızın bir köşesine kaydetmek durumundayız.

Şiir’in kanı düşlerimizdir, kendi kendimize karşı içtenliğimiz, işte yiten, yitirmekte olduğumuz  budur.


[1] Şiirde geleneğe ya da yerele yaslanmak isteyenlerin de geleneğin ve yerel söyleyişin reddi üzerine bir şiir kurmak isteyenlerinde temel sorunu  birikimsizlik ve derinliksizliktir. Yerelliğin ve geleneğinde bir özgünlüğü vardır ama bu özgünlüğü en saf anlamıyla yakalayabilmek için de derin bir birikime gereksinim olduğu açıktır.  Geleneği savunabilmek içinde geleneği reddebilmek içinde bu geleneğin ne olduğu konusunda bir tarih bilincine sahip olabilecek birikime gereksinim vardır. Adorno’nun söylediğince gelenekten gerektiğince nefret edebilmek için bile geleneğin iyi bilinmesi gereklidir.

[2] Bugün televizyonlarda ve diğer kültür endüstrisi ürünlerinde şiire verilen yere baktığımızda şiir adına kendisine söz verilen şiir okuyucularının neredeyse tamamının davudi sesli erkekler olduğu görülüyor. 1980’li yıllarda TRT’de Necdet Evliyagil  ile başlayan şiire bu tecavüz süreci bugün özel kanallarda İbrahim Sabri, Bedirhan Gökçe gibi isimlerle sürdürülmektedir. Bu erkeklerin şiir okuyuşunda ise delikanlılık raconu ağır basmaktadır ki bunun en iyi örneklerinden şiir kasedi bir milyondan fazla satmış olan herkesin tanıdığı Kasımpaşa Delikanlısı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Machismo etiğinin temsilcisi bu erkeksi ses şiirden daha çok kahramanlık destanları seslendiren mitolojik bir sese sahip olduğu için gerçekte şiir karşıtı bir konumda kendine yer bulabilir ancak.


İlker Özdemir, “Şiirin Kanı”, Bir Kültür Şairi: Ahmet Oktay içinde, ss. 107-112, Ed.: Ş. Bilsel, C. Gündoğdu, Filadam: 2013. 
Kategoriler:Deneme

ÖDÜL KURUMUNUN ÖZELEŞTİRİSİ MÜMKÜN MÜ?

04 Temmuz 2014 Yorum bırakın

karayazi-logo.jpg

Edebiyat kuramı üzerine çalışmalarıyla bilinen Gregory Jusdanis, “Hayatta kalmasına izin verilen metinler seçme işini yapanların çıkarlarını yansıtırlar.” demiştir.  Jusdanis’in ifadesini gülle kadar ağır yapan, “seçicilerin çıkarlarına” yaptığı vurgudur. Edebiyat kanonuna ilişkin metinler konusunda karar verici konumda olanların tarafsız olamayacaklarını, kendi düşün dünyalarına ve değerlerine uygun biçimde seçim yapabileceklerini anlatmaktadır. Bu “doğal” olmakla birlikte, bazı metinlerin de nitelikli olsa bile sukût suikastine kurban gidebileceğine işaret etmektedir. [1]

Bir metnin hayatta kalmasında kuşkusuz, sadece edebiyat ödülleri pay sahibi değildir. Ancak rollerinin olmadığını da söyleyemeyiz.  Jusdanis’in ifadesini, edebiyat ödülleri özelinde ele alırsak, seçici kurulu oluşturanların da tarafsız olamayacaklarını, kendi kıstaslarına göre seçim yapacaklarını aklımızda tutmamız gerekir. Bunun da aslında “doğal” olduğunu tekrarlayabiliriz. Yanı sıra, farklı ödüllerin seçici kurullarının aynı isimlerden oluşması ve bu isimlerin yıllar içinde değişmemesi durumunda da hayatta kalması ödüller tarafından desteklenen metinlerin tek tipleşeceğini de düşünmemiz gerekir. Ayrıca seçici kuruldaki isimlerin elde ettiği güçlü konumla birlikte Derrida’nın ifadesiyle “kurumun dışına taşma eğilimi gösteren bir kurum” olan edebiyatın içinde eyleyici güçte bir ödül kurumundan da bahsetmeye başlayabiliriz.[2] Bu, Derrida’nın da vurguladığı, bir kurumun içine hapsedilemeyecek olan edebiyatı prangalamaya başlar. Dolayısıyla edebiyat ödülleri yenileşmeci hareketlerin önünde bir engel olup, yazanları teşvik edici niteliğini yitirir.

Koltukname isimli internet sitesi 2013’ün öne çıkan seçici kurul üyelerini araştırmış; 2013 boyunca 23 edebiyat ödülünü mercek altına alarak birden fazla jüri üyeliği yapmış isimleri belirlemiş. Araştırmada, 12 kere jüri üyeliği yapan Doğan Hızlan başı çekerken, onu 5 kere jüri üyeliği yapan Hilmi Yavuz izliyor. Ancak Hızlan’ın Yavuz’a göre iki katından daha fazla jüri üyeliği görevi olduğu görülüyor. Buradan hareketle öykü alanında verilen başlıca edebiyat ödüllerinin seçici kurullarını inceleyerek, yıllar içinde değişmeyen isimleri belirledim.[3]

Sait Faik Hikâye Armağanı’nın seçici kurulunda, 2003 yılından beri Doğan Hızlan, Prof. Dr. Jale Parla, Hilmi Yavuz ve Nursel Duruel bulunuyor. Saydığım isimler değişmemekle birlikte 2010 yılından beri seçici kurula Murat Gülsoy ve Metin Celal eklenmiş. Kuşkusuz onlar da değişmeden günümüze kadar ulaşmışlar.

Haldun Taner Öykü Ödülü’nün seçici kurulunu 2005 yılından itibaren inceledim. İncelemeye aldığım yıldan itibaren Doğan Hızlan başkanlığında toplanıyor. 2006’dan beri Semih Gümüş, 2011’den beri Cemil Kavukçu jüride hiç değişmeden yer alıyor.  Ayrıca 2012’ye kadar da Prof. Dr. Şara Sayın ve Prof. Dr. Tahsin Yücel jüride yer almışlar.

Yunus Nadi Öykü Ödülü’nün seçici kurulunda, incelemeye başladığım 2007 yılından beri Hikmet Altınkaynak hiç değişmiyor. Ayrıca 2010 yılından itibaren Metin Celal, Cemil Kavukçu ve Osman Şahin de bu ödülün değişmez jüri üyeleri.

Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nin öykü alanında ödüle karar veren seçici kurulunu 2006 yılından itibaren incelemeye başladım. Nursel Duruel, Feyza Hepçilingirler, Feridun Andaç ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu ödülün değişmeyen seçicileri.

Ayrıca, saydığım ödüllerin saymadığım seçici kurul üyelerine bakıldığında da pekçoğunun bir başka ödül jürisinin değişmez üyesi olduğu görülecektir. Dolayısıyla, bu durum edebiyatta oligarşik bir yapının doğmasına neden olabilir. Bu da edebiyatın yaratımdan beslenen ana damarını zenginleştirecek olan çoğulculuğun ve edebiyat ortamının demokratikleşmesi açısından önemli bir engeldir. Ödül kurumunun içindeki bu oligarşik yapının etkili ve ‘uyumlu’ üyelerden oluştuğu görülmekte olup, kurumun içinden bu yapıya karşı sesini yükseltme cesaretine son yıllarda rastlamıyoruz. Ancak seçici kurullar mercek altına alındığından bunun iki uçlu bir dengeyi barındırdığı da gözden kaçmamalıdır. Seçici kurul üyeleri bu görevi kendileri talep etmemektedirler. Seçici kurul üyelerini de seçenler vardır.

Seçici kurul üyelerini seçenlerin seçim ölçütleri nelerdir?

Birçok edebiyat ödülünde seçici kurul başkanlığı görevi üstlenen üyelerden Doğan Hızlan’ı ele alırsak, bu görevlerinden herhangi birini talep ettiğini düşünmüyorum. Seçici kurulu seçen ödül verici kurumları Doğan Hızlan’a yönlendiren nedir? Seçici kurul üyeliği ya da başkanlığındaki deneyimi mi sadece? Edebiyat kuramı alanında yapmış olduğu “çığır açan” çalışmalar mı? Soruyorum. Doğan Hızlan’ın bir edebiyat ürününün nitelikli olduğuna karar verebileceğine ilişkin yaygın inancın altında yatan nedir?

Doğan Hızlan, ayrıca, 2008 yılı başlarında TBMM’de verilen bir yazılı soru önergesine ilgili bakanlık tarafından verilen yanıta göre, bakanlık dışından belirlenen TEDA’nın (Çeviri ve Yayın Destek Projesi) kurul üyelerinin arasında akademisyen olmayan tek üyedir.[4] Hızlan’ı sadece Türkiye içinde değil, Türkiye dışında da destek verilecek edebiyat ürünleri üzerinde karar verici mekanizmaya dâhil eden etken nedir?

Seçici kurulu üyelerine gelirsek, edebiyat ödüllerinin değişmez jüri üyesi olarak kalmalarına sebep olan etken nedir? Herbirinin demokrasiye inancının tam olduğunu düşünürsek, kendi beğenilerini mutlaklaştırarak, edebiyat ortamının demokratikleşmesine zarar verdiklerinin farkındalar mı? Edebiyat ürünlerinde nicel artışın yanında niteliksel yükselmenin bir türlü yakalanamayışında payları olduğunu düşünüyorlar mı? Beğenilerin mutlaklaşmasının oligarşik bir yapı yarattığını bunun eleştiri ve eleştirinin özeleştirisi alanında engelleyici olduğunu biliyorlar mı?

Peki, seçici kurulların benzerliğine ve değişmezliğine itiraz edemeyen edebiyat ortamı, ödül kurumunun edebiyatla bağdaşmayacak bir biat kültürünü beslediğinin, edebiyatın günden güne etkisizleştirildiğinin ve itibarsızlaştırıldığının ayırdına varabiliyor mu? Yoksa, edebiyat ortamındaki tek hâkim ideoloji “daha çok görünmek ve kabul görmek” mi?

Öyleyse, gülümseyin çekiyorum.

Son olarak, tüm dünyada 100. doğum yılı kutlanan Julio Cortazar hiç ödül almış mıydı? Umursayan var mı?

[1] Jusdanis, Gregory. Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür: Milli Edebiyatın İcat Edilişi. Çev. Tuncay Birkan. İstanbul: Metis Yayınları, 1998.

[2] Utku, Ali. “Her Şeyi Söyleme Hakkı”: Jacques Derrida’da Edebiyat-Demokrasi Bağıntısı. http://felsefegazetesi.com/her-seyi-soyleme-hakki-jacques-derridada-edebiyat-demokrasi-bagintisi/ Son Erişim Tarihi: 18.03.2014

[3] http://koltukname.com/2014/01/01/2013un-one-cikan-juri-uyeleri/ Son Erişim Tarihi: 18.03.2014

[4] http://www2.tbmm.gov.tr/d23/7/7-1495c.pdf Son Erişim Tarihi: 18.03.2014

Ayşegül Tözeren, Evrensel Kültür, S. 268, Nisan 2014 

karayazı edebiyat’ın 25. sayısı hususunda…

24 Nisan 2014 1 yorum

karayazı logo

karayazı edebiyat‘ın 25. sayısının bayilere, abonelere ve tüm illerin il ve ilçe halk kütüphanelerine dağıtımı tamamlanmıştır.

bu sayıda; 

sonu gelmez soylu tavırlar parolası: Doğukan İşler

şiirde tinsellik: birikim mi, gösteriş mi: Ali Galip Yener

belki de bir aşk şiiri: Caner Ocak

şiirde tekniğe eleştirel bakış: Fatih Çodur

koparma.tekin.elleri.değildir.: Ümit Erdem

gri takkeli padişaha ölümünden önce sunulan ağıt: Coşkan Tugay Göksu

ihtimal cüce üzerine: Petek Sinem Dulun-Murat Çelik

kültür endüstrisi: Alptuğ Topaktaş

kocaman bronz heykel: Yusuf Turhallı

apolitik apolet: Ozan Çılgın

canhavar bahçe: Osman Erkan

gürsel abi: Harun Kapan

ulysses’in bakışı: Ersun Çıplak

ben hep sana mı: Mesut Ocak

iyi okumalar dileriz.

ABONE OLMAK İÇİN

6 sayı için 40 TL ya da 12 sayı için 80 TL‘yi Ersun Çıplak adına 6194613 nolu posta çeki hesabına yatırmanız ve ardından adresinizi karayazi.editor@gmail.com adresine elektronik postayla bildirmeniz yeterlidir.

 

İKİ AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ

ISSN: 2146-149X

Hazırlayanlar: Cuma Duymaz (505 258 66 95) – Ersun Çıplak (505 255 12 32)

email: karayazi.editor@gmail.com

 Yazışma Adresi: Beyazevler Mah. Beyazevler Cad. Pamuk Müzikhol Yanı No: 12 Çukurova/ADANA

 Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Süreyya Filiz Sisli

Yönetim Yeri: Yeni Baraj Mah. 1 Sk. Gülek Plaza Seyhan/ADANA

 

SATIŞ NOKTALARI

Adana: Kitapsan, Karahan, Alfabe

Ankara: Dost, Birleşik

Antalya: Kitap Kurdu Sahaf

Batman: 

Bolu: Biz bize

Bursa: Asa Kitabevi

Denizli: Yaprak Kitabevi

Diyarbakır: Kelepir, Avesta

Edirne: Parafiks Kitabevleri (Kipa AVM) 

Eskişehir: Adımlar Kitabevi

Antep: Yaşar Cevizli Kitap Kırtasiye, Özgür Press Basın Yayın Dağıtım

Hatay: Ferda, Yener Kitabevi

İstanbul: Mephisto (Beyoğlu), Mephisto (Kadıköy), Hikmet Neşriyat (Fatih)

İzmir: İletişim, Pan, Kabile, Yakın (Alsancak), Konak

K.Maraş: İşler Kitap Kırtasiye, Seha Kitabevi

Kayseri: Akabe Kitabevi

Kocaeli: Kelepir Kitabevi

Konya: Kitapsan, Gençlik Kitabevi, Hüner Kitabevi

Malatya: Fidan Kitabevi

Mardin: Gençlik Kitap-Kırtasiye

Mersin: Kitapsan (Silifke Cad.), Kitapsan (Üniversite), Antixahaf (Tarsus)

Muğla: Mutluluk Kitabevi

Sakarya: Değişim Kitabevi

Sivas: Vilayet Kitabevi

Uşak:  Keyif Sanat Kahvesi

Zonguldak: Belediye Kültür Merkezi

karayazı edebiyat sayı 25

15 Nisan 2014 Yorum bırakın

karayazı 25 görsel

Bir İhtimal Daha Var

09 Nisan 2014 Yorum bırakın

karayazı logo

Türkiye Edebiyatı’ndaki eleştiri yazılarının yetersizliğinden söz ederek yazmaya başlayabilirdim. Ancak bu iddianın, şiir, öykü ve roman yazanlar tarafından tekrarlanıp, eleştiri yazanlarca gerekçelerine kafa yorulmadıkça, klişeleştiğine dikkati çekmek gerekiyor. Çünkü şair ve yazarların birçoğunun bu klişeyi tekrarlamalarının nedeninin eleştirmene, “Beni neden eleştirmiyorsun?” yerine, “Beni neden görmüyorsun?” diye sormaları olduğunu düşünüyorum. Yazıya Adorno’dan bir alıntıyla başlamanın da artık, her ne kadar Adorno’nun sözleri klişe değilse de, klişeleştiğinin farkındayım. Buna rağmen, Adorno’yla başlayacağım, hem de Adorno’nun kamyon arkası yazılarında bile yer almış çok bilinen bir sözüyle: “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.”

Son dönemde, eleştiri yazanların, makalelerinden çok, söyleşilere verdikleri cevaplar ya da sosyal medyadaki mesajları daha çok dikkat çekiyor. Bunun nedeni eleştiri yazılarında yeni bir düşüncenin yer almaması olabilir ya da bütün bu ifadeler, eleştiri yazılarında neden yeni bir düşüncenin yer almadığını açıklıyor olabilir. Söyleşilerde verilen cevapların da, sosyal medyada yer alan ifadelerin de yazanın zihniyetini yansıttığını düşündüğümden, bu metinleri okurken,  Adorno’dan alıntıladığım sözcükleri sık sık tekrarladım: “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.”

Adorno’nun kısacık cümlesi aslında okuyup okuyabileceğimiz en keskin sistem eleştirilerinden birini içerir. Sık tekrarlananın, çok görünenin doğruymuş gibi gösterildiği[1] bu gösteri poplumunda, derinden gelen bir itirazı seslendirir: “Bir ihtimal daha mı var yoksa?”

Düzyazı alanındaki eleştirileriyle bilinen Ömer Lekesiz’in Yeni Şafak Gazetesi’ne verdiği bir söyleşide yer alan ifadeleri şöyleydi: “…eleştiriyi ertelemeyi yeğledim. Çünkü ahirette bana ne kadar özgür düşünceli biri olup olmayacağım sorulmayacak, Müslümanlarla bağımın derecesi, ciddiyeti, samimiyeti sorulacak.”[2] Bu ifadelerin ardından, kolaylıkla, özgür düşünceyi öncelemeyen bir kişinin eleştirilerinin sağlıklı olmayacağı söylenebilir. Yalnız bu, kolaycılık da olur. Öncelikle kolaylıkla ulaştığımız bu varsayımın nedenlerini açıklamalıyız. Alışık değiliz ama eleştirel düşünme bunu gerektirir.

Düşünme, ‘bilgiye yönelen algılama, duyma, kavrama, isteme, tasarlama, imgeleme gibi tüm ussal olayları’ içerir. Düşünmenin Latince reflexio kökünden gelen diğer anlamına bakıldığında, ‘yansıma’, dolayısıyla da ‘gerçekliği yansıtma’ olarak okunabilir.[3] Düşünmenin üzerine düşündüğümüzde, doğası itibariyle özgür olacağını varsayarız. Ancak ötekine yönelik nefret, öfke, korku gibi duygularla zihin tembelliğe yönelebilir.[4] Bu bir tür koruma içgüdüsüdür, sağ tahayyülde sıklıkla görülen, insan elinden doğabilecek değişime itirazdır. Ayrıca, özgür düşünceden uzaklaşmak düşünce özgürlüğünün baskılandığı toplumlarda, iktidar olana itirazsız boyun eğen bireylerde görülür. Düşünme zihinsel bir süreç olduğundan, farklı amaçlara yönelik biçimleri vardır. Yaratıcı düşünme, bir soruna olası çözüm yollarını bulmak; eleştirel düşünme ise, olası çözümleri değerlendirmek ve test etmek olarak tanımlanırken, bu tanımları edebiyat ve edebiyat eleştirisi bağlamında dönüştürebiliriz. Yaratıcı düşünmeyi yazar ve şairlere, eleştirel düşünmeyi edebiyat eleştirmenlerine ihale ediyor değilim. Ancak eleştirel düşünmenin eleştirmen ve kuramcılarda daha baskın olması gerektiği de açıktır. Eleştirel düşünmeye daha yakından bakılırsa, “odaklanmış sağduyulu yansıtıcı düşünme” olarak tanımlandığı görülür.[5] Sağduyuya, Descartes’in de vurguladığı gibi herkes yeterince sahip olduğunu düşünür. Ancak bir anlamda doğru yargılama gücüdür ve yargılama filli, düşünmeyle başlar. Özgür olmayan bir düşünme sürecinin, kişiyi doğru yargıya ulaştırması zordur. Bu açıdan bakıldığında, özgür düşünceyi öncelemeyen bir eleştiri yazarı, doğru yargıya ulaşmayı da öncelemez. Edebiyatın önemsediği de bu yargıdır, onun yerine neyi öncelediği kişisel seçimidir, edebiyatın ilgi alanında değildir. Konjonktüre bağlı olarak eleştirel düşünme sürecinden uzaklaşarak yanlı olabileceğini açıklayan bir eleştiri yazarının işaret ettiklerine de güvenilmez.

Ömer Lekesiz, yaptığı konuşmalarda Türkiye Edebiyatı’ndaki yanlılığı kastederek, angaje edebiyat eleştirisinden yakınmaktaysa da kendisi de son dönemlerde bir eleştiri yazarı için en büyük tuzak olan yanlılığın ağına düşmekten kendini kurtaramamıştır. Unutmamak gerekir ki angaje edebiyat eleştirisi, yanlılık demek değildir. Yanlılığı doğuran ana unsur, otoriterliktir. Lekesiz’in yanlılığın tuzağına düştüğü zamanlar, demokratik muhafazakârlıkla gerici otoriterlik arasındaki ince sınırda, otoriterliğin safına geçtiği döneme denk gelmektedir. Türkiye Edebiyatı’nda eleştirinin okurun cemaat ya da izleyici olarak görüldüğü bir otorite şekli olarak algılanması asıl sorunun temelini oluşturur. Bu perspektiften bakıldığında, eleştiri yazdığını iddia eden kişinin muhafazakâr ya da liberal oluşunun otoriter konumlanışını değiştirmediği görülür.[6]

Türkiye Edebiyatı’nda eleştiri yazanlardan bahsederken, özellikle sağ ya da sol diye tanımlamadım, çünkü eleştirideki otoriter çizgide hiza bozmadan yürümeye çalışan yazarlar resmi ideoloji savunucuları, muhafazakârlar ve liberaller arasından çıkmıştır. Bu cümlede, belki de, okuyanın zihninde soru işareti oluşturan, otorite ve liberal sözcüklerinin bir arada kullanılışıdır. Ahmet İnsel’in Solu Yeniden Tanımlamak isimli kitabında sol tahayyül ile liberaller arasındaki farkı açıklarken, solun kendini düşmanından tanımlamadığını, bu yüzden de bir liberalden farklı olarak sadece devlete karşı olmanın kendi başına anlamlı bir tavır olmadığından söz eder. Çünkü hegemonya sadece devletten kaynaklanmaz, birey merkezli de hegemonya gelişebilir.[7] Bu yüzdendir ki, bir liberal eleştiri yazarı devlete karşı olmakla iktidar karşıtı olduğunu düşünürken, kendi mikro iktidar yaratımına karşı kör kalabilir. Toplumda makrodan mikroya doğru iktidar yaratımında matruşka benzeri bir düzen gerçekleşirken, dıştan içe ya da üstten asta benzer tavırlar sürer gider. Bu dikine özdeşimin yanı sıra bir süre sonra yatay bir özdeşim başlar. Aynı düzlemde gelişen ilişki biçimlerinde de (makro) iktidar sahibi lidere benzeşim başlar. Bu durumun somut örneği, BirGün gazetesinde sinema eleştirileri yazmakta olan Zahit Atam’ın bir eleştiri yazısının ardından, Semih Gümüş’ün BirGün’e sosyal medya aracılığıyla Atam’ın gazeteden ilişiğinin kesilmesi yönünde iletiler göndermesidir. Ayrıca bu örnekte de görüleceği gibi, liberallerle muhafazakârlar ikiz kadar benzer olmasa da bir anlamda akrabadırlar. Her ikisi de mülkiyetten yanadır. Bundan dolayı Türkiye’ye özgü bir liberalizm anlayışına sahip bir eleştiri yazarı olarak tanımlanabilecek olan Semih Gümüş, kendi dergisinin yolunuzun üzerinde olduğunu, muhakkak almanız gerektiğini söyler, dergisinin bir önceki sayıya göre yüzde 2,3 daha çok basılmasıyla övünür, bunu okurla paylaşır, ama sadece ‘kendi’ dergisinden bahseder. Kendi yaratıcı yazarlık kitabını pazarlarken ıssız bir adaya düşerseniz yanınıza mutlaka almanız gereken bir kılavuz kitap olduğunu söylemek gibi yaratıcı bir yol seçer. Mülkiyet, kendisine ait olan, esastır. Muhafazakâr iktidarlar için liberaller yıkıcı bir işlev görmezler, her zaman düzelticidirler.[8] Bu yüzden liberal zihniyet için eleştiri pratiği bir direniş biçimi değildir. Muhafazakâr bir hükümete durmaksızın sosyal medyada önerilerde bulunan bu liberal eleştiri yazarını görürseniz de şaşırmayın. Dahası iktidarla gerçek bir mücadelesi olmayanlar için rüzgârın yönü önemlidir. Burada rüzgâr, Che’nin kullandığı gibi eşitlikçi olmayan bir metaforu imlemek için kullanılmıştır. Tekrar söylemek gerekirse, iktidarla gerçek bir mücadele içinde olmayanlar için bir ay rüzgâr muhafazakârlıktan yana eser, “İslamcılık, Muhafazakârlık, Modernizm” dergisinin konusu olur, ardından konjonktürel biçimde işyerinde çapulculardan başka kimseyi çalıştırmayacağını açıklar, Gezi direnişi’ni kapak yapar. Çünkü bir liberal için mülkiyet ve mülkiyetin muhafazası önemlidir. Edebiyat, yaşamdan dışlanarak, düşünülemez. Nasıl roman, şiir ya da öykü bir metinden ibaretse, yaşam da tüm içerdikleriyle bir metindir. Yaşama ilişkin pratikleriniz, siyasete, futbola bakışınız, aslında bir başka metin okumadır. Birini nasıl okursanız, diğerini de farklı bir perspektifle okuyamazsınız. İktisadi aklın hükümranlığındaki dünyamızda, mülkiyete duyulan güçlü duygular düşünceyi özgür bırakmaz, eleştiri farklı bir açıdan yanlılaşır, çoraklaşır. Eleştirinin toprağı öylesine çoraklaşır ki, bir gün, Gümüş, “Evet çok olumlu durumda edebiyatımız. Ama bazen niçin Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları gibi romanlar yazılmıyor, diye de düşünüyorum,” der. Ama gerekçesini düşünmez, çünkü edebiyatımız ha patladı, ha patlayacaktır. Daha da acısı bir gün eleştiri yazarının klavyesinden 140 karakterlik şu ileti dökülür: “Benim için bu yaştan sonra artık kitabın kapağı içeriğinin bile önüne geçebilir pekâlâ…”

Bu iletinin ardından Gümüş iki metin kaleme alır; kitap kapaklarının nasıl olması gerektiğini bir tasarımcı gibi anlatır. Ancak, yazının başında belirtilen yaratıcı ve eleştirel düşünme süreçlerinden öylesine uzaklaşmıştır ki kitabın kapağındaki deseni, logoyu, amblemi, tipografik unsurları meseleleştirirken, kitaptaki bir diğer asli estetik unsuru aklına bile getiremez. Eleştiri yazanın, “bu yaştan sonra” öncelemeyebileceğini belirttiği içeriğin kitaptaki ve kâğıttaki lekesini… Başka bir deyişle, içerik ne kadar değişse de sayfalarda hep aynı kalan Times New Roman’ı. Her satırda, her sayfayı çevirişte gözü asıl hizaya çeken o yazı karakterini. Bir kez daha edebiyat ve yaşamın içkinliğini düşünürsek, yaşama dokunmayan, yaşamın içinden doğan gereksinimleri sorunsallaştırmadan bir eleştiri metni kaleme alınırsa kitap kapağındaki görsel unsurlar üzerine sayfalar doldurulabilir, ama kitabın kapağından sonra gelen ilk sayfaya bakılmaz, oradaki basmakalıplık dikkati çekmez.

Yaşama dokunmayan bir eleştiri metni, yaşamdaki pürüzleri fark edemeyeceğinden sahici bir eleştiriye yelken açamaz. Otoriterliğin tuzağına düşmek, bu yüzden de tehlikelidir. Üst bakışla yaşamın detaylarını, kenarlarını göremezsiniz.  İşte o zaman, Ömer Lekesiz ya da Semih Gümüş olmak fark etmez. Ama ütopyasını öldürmeyenler için hep bir ihtimal daha var. O da özlenen, biat kültüründen uzaktaki edebiyat eleştirisidir.

Eleştiri, düzene karşı bir direniş biçimidir.

Bu yüzden çArşı ruhuyla söylemek gerekirse, “alayına isyan”…

İsmet Özel’in geçmişten gelen bir şiirini Kürtçeleştirerek söylemek gerekirse, (edebiyatta) “Evet, serhildan!”

[1] (Hayatın Doğruları ve Yanlışları Üzerine Söylenceler. Son Erişim Tarihi: 07.10.2013, http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/01/hayatn-dogrular-ve-yanlslar-uzerine.html)

[2] Lekesiz, Ömer. “Gezi Parkı hevesimi kaçırdı” Söyleşiyi yapan: Büşra Sönmezışık. Son Erişim Tarihi: 07.10.2013, http://yenisafak.com.tr/pazar-haber/gezi-parki-hevesimi-kacirdi-06.09.2013-559626

[3] Berber, F., Akbulut, F., Maden, H., Gezer, M., Keser, Ş. (2002). Düşünme ve Eleştirel Düşünme, Özel Öğretim Yöntemleri Dersi Araştırma Projesi Raporu. Isparta: TC S. Demirel Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Elektronik-Bilgisayar Eğitimi Bölümü Bilgisayar Sistemleri Öğretmenliği. Son Erişim Tarihi: 07.10.2013, http://tins116.cankaya.edu.tr/uploads/files/dusunmeveelestireldusunme.pdf

[4] Bury, J. (1978). Düşünce Özgürlüğünün Tarihi. Durul Batu (Çev.). Erdini Basım ve Yayınevi. Son Erişim Tarihi: 07.10.2013, http://web.itu.edu.tr/~bulu/favorite_books_files/dusunce_ozgurlugu.pdf

[5] Ünal, F. (2007). Anadolu Üniversitesi Bilgi Yönetimi Önlisans Programı’nın Eleştirel Düşünme Açısından İrdelenmesi. (Yayımlanmamış doktora tezi). Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eskişehir. Son Erişim Tarihi: 07.10.2013, http://kybele.anadolu.edu.tr/tezler/2007/450268.pdf

[6] Said, E. (2004).Teori ve Eleştiri. Su (Ed.) Eleştirinin Geleceği  (ss55-61). Ankara:Hece

[7] İnsel, A. (2000). Solu Yeniden Tanımlamak. İstanbul: Birikim

[8] Güngörmez, B. (2013). Siyasî Hayatın Huzursuz Kuzenleri: Liberaller ve Muhafazakârlar. Liberal Düşünce, 69-70, 107-115. Son Erişim Tarihi:07.10.2013, http://www.libertedownload.com/LD/sayilar-ornek/69-70/bengul-gungormez.pdf

 

Ayşegül Tözeren, Karayazı Edebiyat, Sayı: 24

 

Minima Poetika Üzerine… Nilüfer Altunkaya

07 Nisan 2014 Yorum bırakın

karayazı logo

Aristoteles sanatı akli uğraşlar alanı olarak gördüğü dianoetik erdemler içinde ele alır. Dianoetik erdemlerden biri olan sanat, şeyleri nasıl meydana getireceğimizin bilgisi, bilim ise zorunlu ve ezeli-ebedi şeylerin bilgisi olarak tanımlanır.

Bilindiği üzere Poetika, Aristoteles’in şiir sanatı ve daha genel anlamda tüm sözlü sanatlar üzerine yaptığı bir incelemedir. Aristoteles bu eserinde sanatlara ilişkin kendi kategorilerini oluşturmak amacındadır. Aristoteles, Poetika’yasanatın tanımını yaparak başlar ve tüm sanatların birer taklit olduğu kabulüyle şiir sanatının da bir taklit olduğunu iddia eder. Aristoteles’e göre şiir sanatını ortaya çıkaran iki doğal neden vardır:

1-       Taklit etme

2-       Harmoni ve ritim içgüdüsü

MinimaMoralia ise, Adorno’nun kendi sakatlanmışlığından yola çıkarak modern yaşam içinde insanın yabancılaşmasının boyutlarını irdelediği eseridir. “Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar” alt başlığı ile bunu yeterince vurgular. Adorno bu kitabındaki yazıları sürgündeyken kaleme almıştır ve bir “doğru yaşam öğretisi” olarak okunabilecek fragmanlar şeklinde kurgulamıştır.

Öyleyse Ersun Çıplak’ın 2008 yılından itibaren dergilerde yayımlanmış olan yazılarını bir araya getirdiği kitabına Minima Poetika adını vermesi hiç de tesadüf değildir. Çünkü yazılar içerik olarak şiirle doğrudan ilgili vesavunulan ilkeler de bir poetik tavır olarak bağlayıcıdır.

poetikaÖncelikle kitapta yer alan yazıların, bir poetik savunma olmanın ötesinde, bir eleştirel yaklaşım ve neden-sonuç ilişkisi bağlamında ele alınabilecek bir şiirsel algı çerçevesi çizmeyi amaçladığını söyleyebilirim. Bir yandan kendi şiir geleneğimizden, akım olarak anılan şiir hareketlerinden, birçok şairin şiir evreninden yola çıkılarak, diğer yandan da farklı dillerdeki önemli şairlerin yarattığı etkilerin izleri sürülerek oldukça geniş bir yelpazede ele alınan konular, şiirin en temel meseleleridir. Bu yüzden birçok kuramcı, düşünür ve felsefeciden de yararlanılmış olması düşüncelerini temellendirmek adına Ersun Çıplak’a farklı olanaklar sağlamıştır. Yazının devamında bu noktaları daha ayrıntılı ele almaya çalışacağım. Ama yine en genel ifadeyle yazıların içeriğinin şiirsel gerilimler arasında kurulabilecek bağlantı ve izdüşümlerin ‘bir paradigma anlayışı’ açısından yorumlanması şeklinde de özetlenebileceğini sanıyorum. Kitapta yer alan yazılarda bu paradigma anlayışının yeterince somutlaştırılabildiğini düşünmüyorum ama ‘bazı’poetik oluşumların kemikleşmiş ve böylece sahiplenilmiş yerleşikliğini sorgularken tutarlılık sağladığını, bu açıdan ezber bozan cesarette yorumların geçerliliğini artırdığını düşünüyorum.

Kısaca günümüz şiir ortamının en büyük boşluklarından biri olarak görülebilecek ‘hermeneutik poetika’ arayışını güncel kaygıların ötesinde dile getirmesi ve günümüz şiirinin bulanık ortamından biraz sıyrılıp meselelere biraz daha bağlamsal yaklaşmamızı sağlayabilecek öngörüler sunması açısından oldukça zengin metinlerle karşı karşıyayız…

Şiirdeki yeni olanakların araştırılmasının nedenlerini ve Turgut Uyar’ın, “günümüzde şiir çıkmazdadır çünkü insan çıkmazdadır.” sözünü tam olarak adlandırabilmemiz için şöyle bir iddia var önümüzde: “Şu anda içinde bulunduğumuz durumun, statükoyu koruma amacında olan konformist yaklaşımla, paradigmayı temele alan yenilikçi yaklaşım arasındaki gerilimle karakterize olduğunu iddia edebiliriz.”

Bana göre bu iddia göz önüne alınarak okunursa yazıların hemen hepsindeki paradigma temelli yaklaşımın sınırları daha net çizilebilir.

Paradigma Temelli Bir Yaklaşım adlı yazıda, şiir kadar eski bir soru olarak, “yazıyı şiire çeviren şey nedir?” sorusu tekniğin mutlaklaştırılması ekseninde değerlendirilmektedir. Bilimsel paradigma değişimiyle şiir dünyamızdaki reformlar arasındaki bağlantı teori ve pratik yaklaşımlar açısından kurulurken, Garip, II. Yeni gibi akım ya da şiir hareketlerinin yanı sıra Ataol Behramoğlu, Yahya Kemal, Metin Eloğlu, Asaf Halet Çelebi gibi şairler açısından da yoğun değerlendirmelerle paradigmanın unsurları vurgulanmaktadır.

Bu çabayı genel olarak diğer yazılarda da görmekteyiz. Ersun Çıplak’ın düşüncelerini kişiselliğin yanıltıcı süzgecinden geçirmek yerine, bilimsel disiplinlerin nesnel bakış açısına yaslamaya yönelik çabası paradigma anlayışıyla da örtüşmektedir. Şiirsel üretimlerin şairin sadece kendi şiir algısına yakın olanlarca kaleme alınan tanıtım yazılarıyla gündeme sokulduğunun farkındayız. Bazı ‘usta’ şairlerin kendi şiir pratiklerini meşrulaştırma uğraşı verdikleri günümüz şiir ortamının kendine dönük şairler cemiyetinde şiire yönelik düşünce yazılarının gittikçe azaldığını görüyoruz.

Şiirin bu kadar hafife alınmasında, şiir üzerine üretilen düşüncelerin atölye çalışmaları ekseninde kalmasının ya da şair olma hevesinin şiir yazma çabasının önüne geçmesinin etkisi olabileceği gibi, dar alanda kısa paslaşmalarla sürdürülen ve ‘kültür endüstrisi’ kavramından ayrı düşünülemeyecek çağcıl nedenlerle poetik özeleştirilerin yapılamayışı da önemli bir etkendir. Bu nedenle bu yazıların eleştirel bilincimizin bazı açmazlarına da ışık tutacağını düşünüyorum. Herhangi bir şiir geleneğinin ülkemizde oldukça yerleşik olan genel geçer yaklaşımlarla ve eleştirmenlerin kendi konumlanışı üzerinden yaptıkları değerlendirmelerle ele alındığının az çok farkında olmak bile böylesi yazıların katkısını anlamaya yetecektir.

Elbette bazı açılardan da eksiklikleri var Minima Poetika’nın… Bunlara da kısaca değinmek yerinde olacaktır… İlk olarak söylenmesi gereken şu ki; bazı yönlerden daha iyi süzülmesi gerektiğini düşündüğüm yaklaşımlar yazıların dağınıklığıyla birleşince ortaya birçok farklı düşüncenin iç içe olduğu bir akış çıkıyor. (“Şiirin Sonu, Son Şair”,“Şiirin Deneyle İmtihanı”) Bu da okurda aynı yazıda farklı alt başlıklı yazılar-paragraflar olduğu izlenimini bırakıyor. Bazı aşırı yorumlar ve metni aşan ifadeler ise bir talihsizlik tabii. (“Edebiyat ve Kültüre Müdahale” ya da Bir Paradigmanın Eleştirisi”)Örneğin, “(…) tarihsel bir örnek olarak II. Yeni, hiçbir zaman II. Yeni’nin önceli olduğunu iddia eden Atilla İlhan’dan medet ummamış hatta onu kendilerinden uzak tutarak tutumlarının sıkılığını göstermişlerdir.” ifadesinin dayandığı kaynağı belirtmek gerekirdi, bana göre… Ve aynı yazıda hüküm süren pozitivist yanılgılar yapılan aşırı genellemelerle iyice pekiştirilmiş ne yazık ki… “Oysa Mesele’nin Haziran sayısında Eagleton’la yapılmış söyleşiyi doğru okuyabilmiş olsaydı, Benjamin’i daha olumlu değerlendirebilirdi.” cümlesi pozitivist yanılgıdan neyi kastettiğimi yeterince aktarmaktadır.Kısaca söylemek gerekirse, gereklilik bir zorunluluk değildir.

Ayrıca II. Yeni’nin bir akım olmadığının ısrarla vurgulandığı “İ’kinci Yeniyi Eskitmek”adlı yazıda yaklaşımın tamamen homojen bir II. Yeni algısına yönelik olması oldukça çelişik bir durum bana göre…

Yazıların düşünsel evreninde altını çizdiğim önemli saptamalardan da birkaç örnek vermek istiyorum:

“Özgül bir çağdaki özgül bir kuşağın, elbette bireyin algısı dolayımında, yeniden okunması ve bu yeniden okuma neticesinde, o özgül çağın paradigmasının sanki bir kabuk gibi şiire yapışma ve hatta aşılanma potansiyeli ya da buna müsait olabilme hâlidir şiiri büyük kılan.” (s. 39)

“Türk şiirinde avangardı koşullayan bir paradigma değişimi olup-olmadığı hâlâ incelenmemiş; Avrupa avangardının devrimci çıkışında dışarıdan bir etkinin, tabir caizse bir ithalin söz konusu olup olmadığı da açıklığa kavuşturulmamıştır.” (s. 53)

“Herkes çoğaltılmayı istiyor; sanki çoğaltılmak şiirin kalıcılığını sağlayacakmış gibi. Dönüşümü düşünen? Yok!” (s. 74)

“Yalnızlığı ve varoluşsal meselelerini bir sistem içerisinde anlamlandıramayan insan, zorunlu olarak anlamsızlık hisseder ve ileri düzeyde yabancılaşır.” (s. 133)

“Çünkü bugün şiirin kendini şiir kılacak belirli bir yardımcı araç’a ihtiyacı kalmamıştır ve lirizm şiirin şiir olmasında belirleyici bir unsur değil, yardımcı bir unsurdur sadece ki bu da insanın macerasının sonucudur. Ve bu macera hâlâ sürüyor.” (s. 139)

Ayrıca eklemek gerekir ki; “Şairin İdeolojik Duruşu” adlı yazıda yukarıda belirttiğim öncül paradigmanın somutlaştırılması sorunu oldukça fark edilir şekilde halledilmiş gibidir. Aynı durum “Vaktimiz Yok Onların Matemini Tutmaya!”adlı yazı için de geçerlidir bana göre. Bunun nedeni önceki eleştirilerimi destekleyen bir şekilde çok fazla örnek yerine poetik karşılaştırmaların daha az ve daha derinlemesine yapılmasıdır. Diğer nedenlerse, cümlelerin daha yalın ve aktarılmak istenilen düşüncenin daha net olmasıdır. Elbette bunu da yazıların kaleme alınma tarihleri arasındaki zaman farkına bakarak eleştirel bir olgunlaşma olarak değerlendirmek mümkündür.

Eleştirel bakış olmadan kültürel hegamonyanın doğru yorumlanabilmesi mümkün değildir. Ve elbette hiçbir eleştirel bakış müdahaleci olmamalıdır sanatsal üretime karşı. Eleştiri bilincini dogmatik algılardan kurtarmak adına yapılan bir müdahale bile…

Umuyorum ki bu poetik durgunluğumuzda Minima Poetika, ötesini söyleyeceklerimiz için yeni bir başlangıç olacaktır. 

Nilüfer Altunkaya, Varlık (Kitap Eki), Mart 2014

“şiir; dostluk, barış ve kalleşliktir” – Caner Ocak’la Konuşma

28 Ocak 2014 1 yorum

karayazı logo

Bize şiiri/şiirini anlat.

Şiir benim en iyi çırpındığım yer. İnsan bilerek, isteyerek sadece çırpınmak için bir şey yapar mı? Evet yapar. Şiir yazarken mükemmel olma ihtiyacı duymuyorum çünkü. Hayatın başka alanları öyle değil. İşini düzgün yapmazsan aç kalırsın, düzgün yürümezsen araba çarpar. En basitinden araba kullanırken bile kusursuz olma ihtiyacı duyuyorsun. Bu ihtiyaçsa gerilime yol açıyor; bu gerilimse mükemmel bir strese neden oluyor. Stresin mükemmeli olur mu? Elbette ki olur. Hayat öyle yerlerden sıkıştırır ki seni, kaçacak yer bulamazsın. İşte benim bu yer bulunmazlıkta kaçtığım yer şiir! Şiir yazmazsam ölmem(yazmazsa ölecekler var!), yazdığımda da müthiş bir huzur bulmuyorum o ayrı; fakat vücudum elektrik kaçağı yaptığı zaman kaçağın nereden olduğunu keşfedecek bir kontrol kalemim yok. Eğer olsaydı sanırım şiirle hiç uğraşmazdım. Buna çok kızacaklar, çünkü ben mükemmel şiiri aramıyorum. Zaten şiirin doğası mükemmel olmaya uygun değil. ( Kimseyi uğraştırmadan dipnot: Çıkmazın Güzelliği)

Şiirime dışarıdan bakacak olursam ya da içerimden, ilk dönemlerde yazdığım lirik şeylerden uzak durmaya çalışıyorum. Şimdi o lirizmin yerini arabesk ve espriyle(keşke şartlar uygun olsaydı da humor diyebilseydim) doldurmaya çalışıyorum. Bu iki kavramın bir potada buluşması zor gibi duruyor, çünkü mizahın derinliğiyle arabeskin sığlığını birleştirmek absürtlüğe neden olabilir. Arabesk(beni mutlu ediyor) duygularınıza hitap ederek, size ânı en şiddetli, en depresif şekliyle yaşatırken, mizah onun pansumanı gibi. Sizi durduğunuz andan ya ileri taşıyor ya geri götürüyor; varsayalım götürmedi durduğunuz yerde de durdurmuyor.  Bunu genellikle direk beyninize hitap ederek yapıyor. Duygulu düşünce ya da düşünceli duygu gibi bir tabir ortaya çıkıyor. İşte tam bu benim şiirimi anlatacak saçmalıkta bir tabir! Öyle artistliğe gerek yok bence, ya da bu yaptığım büyük artistlik!

Az önce söylediklerimi de mümkün olduğunca güncel hayattan sözcüklerle yapmaya çalışıyorum. Ne yazık ki yaşadığım çağın farkındayım. Çiçekli, böcekli, ağaçlı, güneşli, bulutlu vb yoğunluklu sözcüklerle istediklerimi anlatmam çok zor. Zaten kaç bin yıldır yazılıyor şiir. Bu ve bunun türevi imgelerle en güzel şiirler kesin yazılmıştır. İlk yazmaya çalıştığım dönemlerde ben de bu simgelerle yazdım. Anlamını en iyi bildiğimiz sözcükleri kullanıyoruz kalemle ilk buluştuğumuz zamanlarda, (biz dedim çünkü bu simgeleri kullanmadan ilk şiirlerini yazan kimseler yoktur sanıyorum!) bizi en çok duygulandıran, sebeplendiren… O dönemler yazdıklarım da ya sevgiliyle paylaşılan ya da yazıldığı defterde kalmaya mahkum şeyler; ancak egoma yenilerek yayımladıklarım da olmuştur elbet. (Pişman değilim ama paylaşmasam iyiymiş, bakınız: Edip Cansever- İkindi Üstü) Çünkü şiirle ilk muhabbet çoğunlukla aşkla oluyor.

Dediğim gibi, ne yazık ki yaşadığım çağın farkındayım! Haliyle içinde bulunduğum çağın sözcüklerini, araçlarını sokmaya çalışıyorum şiirimin içine. Bu öyle kolay bir şey de değil. Bulunduğun çağı hazmetmiş, içselleştirmiş olman gerekiyor. Yoksa misal, en basitinden herkesin gün içinde çokça kullandığı “internet,” sözcüğü bile öyle iğreti durabiliyor ki şiirin içinde. Kanımca her şeyde olduğu gibi, şiirde de sıradanı parlatmak önemli. Bunu en güzel Orhan Veli yapmış. Yaşadığım çağda bir Orhan Veli olsaydı, belki de hiç yazma ihtiyacı duymazdım; ya da duyardım da yazmazdım, ya da yazardım, bilemedim şimdi!

Günümüzde şiir eskisine nazaran çok daha rahat bir söyleyişle yazılıyor. Hatta bu rahatlık şiirin bilindik sınırlarını genişleten bir boyuta ulaşmış durumda. Günümüz koşullarını düşündüğümüzde, kapitalizmin cenderesinde sıkışmış insanın durumu ile şiirdeki bu rahatlama önemli bir çelişki gibi değerlendirilebilir. Aydınlanmayla birlikte insanın özgürleştiğine dair burjuva efsanesine inanmıyorsak eğer; bu şiir diliyle varılan nokta ya tel örgüleri makaslamak ya da ‘Hayat Güzeldir’ filmindeki gibi acziyeti kamufle etmektir. “en iyi bildiğimiz sözcükleri kullanıyoruz” dedin; bu çok doğru. Peki, en iyi bildiğimiz hayatı yaşayabiliyor muyuz sence? Arabeskle mizahın zorunlu birlikteliğinden doğan trajikomik hallerimizi iradesizliğimizin göstergesi olarak mı görmeliyiz, yaratıcılığımızın nişanesi olarak mı?

Kapitalizm-şiir çerçevesinden duruma bakacak olursam eğer, ekonomi bilgim bu ilişkiyi değerlendirecek noktada değil. Çünkü çok acayip bir çelişki var ortada. Misal bir şey çok tüketiliyorsa, çok üretilir(arz-talep ilişkisi). Şiirde üretim müthiş; sanırsınız Merkez Bankası’nın şiir şubesi var da pompalıyor da pompalıyor. Dolaşımda bu kadar çok dergi, kitap, şiir var ama sadece dolaşımda. Yani yazmaya yeteneğimiz var fakat okumaya yok. Bu sadece bugün olan bir şey değil, geçmişte de böyleymiş. İlhan Berk’in bir söyleşisinde “kitabım yüz adetten fazla satıldığında yazdıklarımdan şüphe etmiştim” türünden bir şeyler söylediğini hatırlıyorum, ya da bu anlama gelecek şeyler. Durumu bu taraftan değerlendirecek olursam günümüzde de böyle düşünen çok diye düşünüyorum. Bu nasıl bir tezat! Benim şiirimi ancak kapasitesi olanlar anlayabilirler türünden bir bakış. Yani “şair burada bize tepeden bakıyor”. Yalnız şu anlaşılmasın dediklerimden: biz okuyucu anlayacak diye şiirimizin seviyesini mi düşürelim? Hayır, sen okuyucuyu oraya çekeceksin. Sen şairsin arkadaş! Kafanı buna çalıştırıp çözüm üret. Hani sen yazarken “simyacıydın, kâhindin…”. Fakat dediğim gibi, bu konuda çelişki içerisindeyiz. Yani yazılan şiiri çok kişi mi okusun da mutlu olalım, yoksa çok nitelikli fakat az kişi okusun da öyle mi mutlu olalım? Buna usta şairlerimizin cevap bekliyorum; ama anlayabileceğim dilden anlatsınlar!

Bir de durumun diğer tarafı var; günümüz ‘genç’ şairi çabuk tüketilecek, derinliği olmayan ürünler mi ortaya çıkarıyor? Öncelikle genç şairin benim için ne ifade ettiğini söyleyeyim: Genç şair, poetikası dahilinde bulunduğu çağın şiirini yazandır(bütün şairler gençtir, genç olmayanlar şair değildir!). İşte burada “en iyi bildiğimiz sözcükler” kavramına geri dönelim. Bunun için, içinde bulunduğumuz çağa bakmak yeterli. Peki nasıl? Toplum bundan on beş-yirmi yıl önceki toplum mu? Bakın çok geriye gitmiyorum. ‘Yüksek’ teknolojinin hayatımıza girmesiyle bambaşka bir hayat yaşamaya başladık. Bunu ya kabulleneceksiniz ya da reddedeceksiniz. Hayatınızı başka yaşayacaksınız şiirinizi başka yazacaksınız. Bakın ne dedim; poetikanı değiştirme, sözcüklerini değiştir. Poetikanı günümüze uyarla. Beş dakika önce maçta küfür literatürüme yeni küfürler katan adam, beş dakika sonra “bulut güneşi gökyüzünde yutuyordu/ve sen yıldızlara kesik bir bakış atıyordun” diye bir dize yazınca, ondan değil de kendimden şüphe ediyorum!

Yani günümüz şairi hem derin, hem sığ. Şarköy’de böyle bir yer vardı. Denize giriyorsun üç adım sonra adam boyu, elli metre yüzüyorsun bileklerine geliyor. Bu cümleden kimsenin bir şey anlamasını beklemiyorum ama gerçek bu.

Gelelim arabesk-mizah birlikteliğine. Öyle zorunlu bir birliktelik değil bu; fakat ikisi bir potada eridiği zaman özgün şeyler ortaya çıkıyormuş gibi geliyor bana. Otuz saniyede duygu durumu değişen varlıklarız. Ağlarken aniden halaya duran, halaya durmuşken birden ağlamaya başlayan! Olmuyor mu bunlar? Burada amacım arabeski övmek ya da eleştirmek değil; fakat bunu da birilerinin yazması gerek. Adam Abidin’e sormuş “mutluğun resmini yapabilir misin?” diye. Belki dalgasına sormuştu bunu Nazım, bıyık altından gülümseyerek. Abidin ciddiye almış, çatır çatır yapmış!

Şimdi ben soruyorum, mutsuzluğun resmini yapabilir misiniz? Cümle sonunda gülümse sembolü olduğunu düşünün. Çok mu arabesk oldu be!

Günümüz şiir ortamı trajedinin de, komedinin de izah imkânlarına sığmayacak kadar karmaşık görünüyor. Batıda gelişen edebi türlerin keşfiyle birlikte, şiirin bir tür olarak işlev kaybına uğradığı, toplumsal belleğin bekasını sağlayan bir öğretim aracı ve hafıza tekniği olma vasfını yitirdiği muhakkak. Fakat buna rağmen bizim toplumumuzun, köylüsünden kentsoylusuna kadar, şiir yazma noktasında hızını alamadığı, tedaviye cevap vermediği de apaçık ortada. Yazdığı şiirleri yayımlayabilmek için varını yoğuna katıp dergi çıkartanlar, kucağında dosyalarla yayınevlerinin kapılarını aşındıranlar, bu trajediden doğan pazarı fark ederek yayıncılığa soyunan uyanık ‘aydın’ların tezgâhlarında kuyruk oluşturanlar, kazara bir okuruyla karşılaştıklarında mendiline banknot bırakılmışçasına yürek burkan bir sevince gark olanlar, yaptıkları yeniliklerin anlaşılmadığından yakınarak klişeye karşı Donkişotluğa soyunanlar, ödül alanlar, ödün verenler, ödülsüzlüğüyle böbürlenenler, jüriler, yıllıkçılar; herkes bu ortamda olabilmek, bu seyircisiz sahnede yer tutabilmek için akıl almaz bir mücadele içerisinde. Resmini yapamasam da betimlemesini yapmış oldum mutsuzluğun sanırım! Senin tabirinle “hem derin, hem sığ”.Yüzme bilen de bu ortamda, çırpınan da.

Şairden, dergiden ve kitaptan geçilmeyen bu ortamın neresinde ve nasıl durmak gerekiyor sence? Sahne kalabalık, seyrangâh ıssız.

Betimlemesini yaptığınız mutsuzluk yeni bir şey değil. Şiir, her dönem böyleymiş, bu dönem de böyle. Hatta şiiri ben futbola benzetiyorum. Ortalama futbol izleyicisiyle, şiir izleyicisi aynı. Ülkede herkes futbolu biliyor! “Yahu o adam nasıl oynamaz bu maçta” tabirini futbola göz ucuyla bakan herkes kurmuştur. Otuz senelik teknik direktöre “ya bu adam nasıl bu takımın başına geçmiş, futboldan anlamıyor” demişizdir. Dememiş miyizdir, demişizdir. Şiir de aynısı işte. Bir örnekle anlatayım. Hatta şiirle ilgilenen hemen hemen herkesin başından geçmiş bir örnekle: Varsayalım bir dergide şiirimiz çıktı ya da kitabımız yayımlandı; eş-dost-akrabadan biri de bunu gördü. İlk söyleyecekleri sözcükler şunlar: “ben de gençken iki yüz, üç yüz tane şiir yazdım fakat şimdi bu sizin yazdıklarınız gibi anlaşılmayan şeyler moda”. Hı? Geçmedi mi başınızdan böyle bir şey? Bizim kültürümüzde bu var. Eskiden devlet dairlerine memur alınırken şiir bilgilerine de bakıldığını okumuştum. Ya da başka pencereden bakayım. Hangimiz sevgilimizin kulağına sevdiğimiz bir şiirden dizeler fısıldamak yerine roman cümleleri fısıldamışızdır? Daha bir sürü örnek var bu çerçevede verebileceğim. Duygusal bir toplumuz dememek için kendimi zor tutuyorum! Bunun kötü bir şey olduğunun iddia edilebileceğini düşünmüyorum. Nesin, ne demiş; “ülkede üç kişiden beşi şair”. E, adama sorarlar; sen de şairsin, ben de şairim, o da şair, öbürkü de şair… bu böyle uzar. Peki, bu beşin hangi üçündeyiz? Bu konuda eskiden çok katıydım. Yahu bu da şiir mi diye çok kavga etmişimdir. Sonra baktım ki şiir müthiş bir öğüteç. En basitinden alt yapın, yeteneğin ve bilumum özelliğin yoksa(ne kadar da yüzeyselim) sadece kendi kendine yazıyorsun; hoş, olsa da kendi kendine yazıyorsun o ayrı. Bu yüzden şunu çok rahatlıkla iddia ediyorum; bulunduğum çağdan edebiyat tarihine geçecek birileri yok. Bu kesinlikle şu an iyi şiir yazılmıyor manasına gelmesin. 10. sanat yılını kutlayan! biri olarak son dönemde müthiş genç şairler çıktığını düşünüyorum. Seksen sonrası doğanlar arasında bir çırpıda verebileceğim o kadar çok isim var ki. Bundan altı-yedi yıl önce böyle değildi. Fakat bir tür geçiş çağındayız. Kafalarımız çok karışık. Yazılan şiirler bir şeylere önayak oluyor. Belki otuz ya da elli sene sonra temellerinin bu dönemde atıldığı(biz çukurunu kazalım da, mezar mı olur gökdelen mi) müthiş şiirler yazılacak fakat bugün yazılana burun kıvrılacak. Burada kimse kendimle çeliştiğimi filan düşünmesin. Bugün öğle yemeğinde ne yiyeceğini düşündüğü kadar düşünsün yeter!

Gelgelim Türk şiirindeki yerime! Şu an Türk şiirinde çok önemli bir yerim var; bulduğum imgeler, şiir kurgum, dize düzenim, yaratıcılığım, gündemi yakından takip edip şiire sokmam falan, gençlere lokomotif olacak yenilikçi bakış açım ve bu yüzden yazdıklarımın geleceğe kalacak oluşu türünden bir şeyler dersem ne kadar komik olur değil mi? Cümleye bir daha baktım, kendi kendime güldüm. Hâlâ bir dergide şiirim çıktığında şaşırıyorum. Sonra şöyle edebiyat dergilerine, yayınlanan kitaplara bakıyorum, şaşkınlığım çarçabuk geçiyor. Uzun lafın kısası, yazıyoruz işte. Birileri sürekli yaşadığı çağın Mayakovski’si, Rimbaud’u, Nazım Hikmet’i olduğunu iddia edecektir. Bunda da vardır bir hikmet. O yüzden kendimi bu ortamın bir yerlerinde konumlandırmıyorum. Fakat bir şiirimin son dizesinde dediğimi burada da tekrarlayabilirim: “şiir; dostluk, barış ve kalleşliktir”.  

Şimdinin şiirini yazan genç bir şair olarak, günümüz şiirinin kaynakları hakkında neler söylemek istersin? II. Yeni’yle mi alıp veriyoruz hala; yoksa bu çağın algısını ve dilini yakalayan “daha yeni” bir şiir mi şekilleniyor?

İkinci Yeni’yi modifiye ediyoruz. Şu an takip ettiğim dergilerde, okuduğum kitaplarda bunu görüyorum. Ben daha yenisini, daha farklısını yazıyorum diyenlerin şiirlerinde de, manifestolarında da  İkinci Yeni’nin gövdesi buram buram hissediliyor. Özellikle son dönemde Turgut Uyar şiirindeki kurguyla yazmak kendini daha da bir belli etmeye başladı. Fakat yeni şeyler de yok değil. Misal çağın getirdiği sözcükler yavaş yavaş şiire girmeye başladı(yani sokmaya çalışanlar, bunun için çaba gösterenler var). Genç şairler biraz daha politik konulara değinmeye başladı. Bu iyi bir şey. Dediğim gibi bir tür geçiş çağındayız. Bundan on yıl sonrasını bile hayal edemiyorum. Son on beş-yirmi yıl içerinde günlük hayatımız bile o kadar değişti ki. Örneğin istediğim bir kebapçıdan, evde, oturduğum yerden, parmaklarımla yemek isteyebiliyorum. Şiirsel bir söyleyiş oldu! Bundan yirmi yıl önce bu cümlenin hiçbir gerçekliği yoktu. Şimdiyse gerçek olan bu. Bence bu çok keskin bir geçiş. İster istemez hayatın her yerine tesir ediyor. Bir linke tıklıyorum, kütüphanemdeki kitapların on katı kitap çıkıyor. (E-kitap diyorum sen nelere kadirsin!) Her şey daha çabuklaştı. Belki bu yüzden şiirde de daha çabuk yazılıp sonuca varma telaşı olabilir. Öyledir demiyorum, olabilir! İşte böyle olunca her yeni şey beş dakika içinde eskileşiyor. Bazen bir yaramın acısını bile çekemiyorum(bir linkle bütün acılarınıza çözüm). Yalnız şunu söylemeden geçemeyeceğim, halen telefonun birinci vazifesi insanların konuşmasına aracılık etmek. Burada bir mesaj vermek istedim.(iletim raporu: beklemede)

Ayrıca, evet çok güzel şiirler yazılıyor bu çağda fakat okuduklarımın çoğu ilham vermiyor. Yani bir şiir okuyup tetiklendiğim çok nadir. Yalnız nasıl oluyor bilmiyorum Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Cemal Süreya, İsmet Özel vb… bunları okuduğumda(ki on binlerce kez okumuşumdur) içimde bir şey dürtülüyor. Geçen sene ekmek için ondan önceki senelerden faklı bir tür domates tohumu almıştım. Aldığım adam demişti ki:”bu sene çok lezzetli domates yersiniz ancak bir sonraki sene bu domateslerin tohumundan bir şey beklemeyin”. Anlatmak istediğimin doğadaki karşılığı bu. Yiyoruz, içiyoruz, yazıyoruz okuyoruz… Hepimize afiyet olsun.

Son olarak şunu söyleyip bitirmek istiyorum. Şiir konusunda akil(uslu) adamlar heyeti oluşturulursa, öyle bir heyete giremem. Bu söyleşiyi okuyanlar ona göre okursa iyi olur. Keşke bu cümleyi okuyup, sondan başlayarak okusalar yazdıklarımı. Terslik iyidir!

Karayazı Edebiyat Sayı: 22

İki şiir, Bir Dünya (Ayşegül Tözeren yazdı)

03 Ocak 2014 Yorum bırakın

karayazı logo

Wernicke-Korsakoff sendromu, günlerce sadece alkol ile beslenme veya aylarca yıllarca çok az ve yetersiz beslenme sonucunda ortaya çıkan bir hastalıktır. Wernicke ansefalopatisi ve Korsakoff psikozunun beraber olduğu bu sendrom, bellek ve öğrenme bozuklukları ile seyreder.

Wernicke-Korsakoff Sendromu, Türkiye’nin gündemine 1996 ve 2000’li yıllardaki açlık grevleri ile girdi. 1996’daki açlık grevlerinde on kişi hayatını kaybederken, iki binlerin başındaki açlık grevlerinde cezaevlerine yapılan operasyonlar da dâhil olmak üzere 107 kişi öldü, 500’e yakın insan sakat kaldı. Gazete kupürlerinden ve tıp literatürünün içinden ölüm orucuna dönüşen açlık grevlerinin izini sürmek mümkündür. Peki, ya edebiyatın içinden?

Doksanlı ve iki binli yıllarda yazın dünyasının önde gelen isimleri 12 Eylül 1980 sabahı askeri müdahale ile uyanmış bir kuşağın temsilcileridir. 80 kuşağı, hâkim “huzur ve güven ortamında”,  hem sansür gerçeğini, hem de bunun bir sonucu olarak oto-sansürü deneyimlemiştir. Ancak dönemin belirleyicisinin sadece 80 darbesi sonucu oluşan baskı ve sansür ortamının olmadığı, aynı zamanda 1980 sonrasında karma ekonominin yerini 24 Ocak 1980 kararları ile serbest piyasa ekonomisine bırakmış olması olduğu da açıktır. 80’lerin ilk yarısındaki ağır baskı koşulları, ilerleyen yıllarda bir nebze hafiflese de, 90 sonrasında hem radikal sağ popülizmin hem de onu besleyen medyanın etkisiyle, edebiyatta, “anlaşılmak, kabul görmek ve görünmek” filleri değerli kılınmış ve medyanın hükümranlığında “çok satabilecek ve kolay tüketilebilecek olan” öne çıkarılarak, nitelikli edebiyata karşı yeni bir tür sansür ortaya çıkmıştır. 80’lerin bir yüzü yas ve yasaksa, diğer bir yüzü de özel hayatın önce inşasına sonra ifşasına dayalı bir “söz patlaması”dır. Hızın yaşamın her alanına yayılması, ulaşımın kolaylaşması ve televizyondan başlayarak kitle iletişim araçlarının etki alanlarının artışı, insanları yakınlaştırmamış, aksine “yalnız kalabalıkların” tecrit koşullarını güçlendirmiştir. Dışarıdaki tecrit koşullarının sertleşmesi yazarları ve şairleri metafor kullanımına, dil oyunlarına, düşsellik içinde çağrışımlardan yararlanmaya iterken, durumun şizoid bir dil yarattığı söylenebilir. Yazar ya da şair sadece yazdığı türün olanakları içinden yazmamaktadır. Yanı sıra, yaşadığı koşulların biçimlendirdiği, yazanın dilini çevreleyen ikincil doğa da metnin doğasını etkilemektedir. Bu bağlamda 80 kuşağı olarak niteleyebileceğimiz şair ya da yazarların kaleme aldıkları metinlerin doğasını oluşturan anlatı özelliklerindeki kapalılığı ya da bunun da biçimlendirdiği içerik seçimlerini incelediğimizde, bu durumun tek etkeninin 80 darbesinin yarattığı sert baskı ortamı olmadığı görülmektedir. Baskı ortamının gevşemesinin ardından, 70’lerin ikinci yarısında kendini iyice gösteren ve edebiyat için verimli bir ortam yaratan eleştirel solun topraklarına dönülememiş ve o topraklarda filizlenen enerji, değişim isteği ve heyecan zihinlerde ütopya olarak işaretlenmiştir. Başka bir deyişle, ertesi gün diye bir şey yoktur. 1977 – 1984 döneminde derinden akan 80 şiirinin sesi, bir zamanlar coşkuyla akan bir nehrin uğultusu olarak sonraki kuşaklara ulaşsa da, 80 şiiri olarak görünen çoğu zaman, lirik ve mistik unsurlarla süslü bir köpüktür. Bu köpüğün ardında kalan, derinden akan yani hayat kurtaran bir mısra var mı, diye sorduğumuzda karşımıza çıkan şiirlerden biri Osman Konuk şiiridir.

Osman Konuk, yazdıklarını yayımlama anlamında süreksizliğe inanan bir şair olarak görünse de, metinlerindeki açık anlatım ve toplumsal damarın hiç tıkanmadan sürekli akışı ile dikkat çekicidir. Konuk şiirinde acı bir gülümseme olarak ifade edilebilecek olan ironi, geriye dönüşün olanaksız olduğu bir dünyada hiç bırakmadan tuttuğu yasın da bir yansımasıdır, bir tavırdır, eda değil. Bu perspektiften bakıldığında, Konuk’un “wernicke korsakoff sendromu” adlı şiiri, kuşağının şairlerinden onu ayırsa da, şaşırtıcı değildir.

Şiir, sanki yazan da okuyan da unutmasın diye 1, 2, 3… diye maddeler halinde yazılmıştır. Şair, şiire son derece basit bir ifadeyle başlar:

1. unutmak özgürleştirir

Böylelikle okuyanı bir anlamda gafil avlar, çünkü ikinci dize can yakıcıdır:

– şimdi serbest miyim memur bey?

Wernicke-Korsakoff sendromunun (WKS), bellek bozuklukları ile seyreden bir hastalık olduğu daha önce de belirtilmişti. Ancak WKS’de bellekteki sorun sadece geçmişin unutulması değildir, aynı zamandaki bellekte oluşan boşlukların masallarla doldurulmasıdır. Hatırlamak diye bir şey yoktur, çünkü hastalar aslında hatırlayamadıklarını da hatırlayamazlar.

Osman Konuk, şair. Bunun yanında sosyolog, ancak toplumla ilişkisini sadece akademik düzeyde kurmamış bir toplum bilimci. Belki bundan dolayı gözleri olduğu kadar, şiir evinin de pencereleri her daim açık, dünyayı camın ardından deneyimlemiyor, dolayısıyla da şiirini yaparken algısının malzemesi camın pürüzsüzlüğü değil, dışarıdaki. Dışarı ile içerideki arasındaki belki ilk, belki son barikat, deri. Ancak şair o kadar dolaysız belleğine kaydediyor ki belleksizliği:

4. vazgeçtiğimiz herşeyden

artakalanlardan yapılmışız

gözlere gelince yetmemiş deri

Konuk, “wernicke korsakoff sendromu” şiirinde bir sarkaç hareketi yapar. Alıştığımız sarkaç hareketi değildir bu. Sarkaç geçmişe salınır. Ancak, 80’lerdeki zihinsel yarılmaya benzer şekilde, geçmişe salınma bir anımsamaya yol açmaz. Geçmiş varsa da, anımsama yoktur. Belki bundan dolayı, şiirde, “radyoda bir şarkı aşktan kimsenin ölmediğini söylüyor”dur. Anımsama yoksa ondan doğan bir enerji de gerçekleşmeyecektir. Hep geçmişe kolon vuran sarkaç, çocukluktan kalma bir salıncaktır aynı zamanda ve öyle kalacaktır:

6. sıfır yaşında olmak; ilk ve tek samimi acıkmayla

çatal kaşık da icat edilmemiş; meme bilinir ama

bugünlerde normal olarak seni düşünmem lazım

unutmasaydım

Şiirde, şimdi ile geçmiş birbirinin içine geçmiştir, bu şairin yasıdır. Geçmişteki anıları şimdi de gerçeklik taşımaktadır:

7. doğmuş bulunduk niye, kim, nasıl ve

hazır bir dağ çiçeği sevgisiyle
sonra anladık ama ölmüş bulunduk

Bellek kaybı, metinde bu dizlerin ardından da hatırlatılmaktadır. “Ölmüş bulunmanın” bir başka biçimi vardır: “tanımadığın birini de sevme tecrübesiyle” ölmek. Konuk, dizelerinde, bellek kaybının farklı bir boyutunu ortaya koyar. Kayıp, geçmişin kaybıdır, hatırlayamamaktır. Ancak, aynı zamanda da, hatırlayamayacak da olmaktır! Bu yüzden geçmişe dair saf bir gerçeklik olmadığı gibi, gelecek de olmayacaktır. Bu yüzden yaşam anıya dönüşemeyecek bir tekrardan oluşmuş, sonsuz bir şimdidir. Bu yüzden yaşam okuyanın hiç bitiremeyeceği bir kitap halini almıştır: “5. yeni bir kitaba başlamasaydım keşke”

sonrasını biliyorsunuz

10. gökyüzü için fark eder mi altında kaç kişinin olduğu

Osman Konuk, dünyada olup biten karşısında sessiz sessiz akan isyanı, büyüyüp önündeki bendi yıkacak şiddete ulaşmadan yazmamaktadır. “wernicke korsakoff sendromu” şiirinin de, yukarıda andığımız son dizesi bu suskun şiddetin hem bir göstergesi hem bir sonucudur. Şairin kaleminden uzak kalamadığı, “gökyüzü için altında kaç kişinin olduğu”nun fark etmediği anlar, “wernicke korsakoff sendromu” şiirinin yer aldığı Tehlikeli Belki isimli şiir kitabında bulunan “Ucuz Mazot” şiirini de bitiren sözcüklerin dilden döküldüğü anlardır:

“Tanrım mola!”

Bağdat’ta bir köprünün, köprü üzerinde bir intihar bombacısının bulunduğu yönündeki söylentinin yol açtığı söylenen izdiham nedeniyle çökmesi sonucu 953 kişinin yaşamını yitirdiği bir günün ardından yazılmış olan bu şiir, “izdiham”, “söylentinin söylentisi” gibi unsurların parçası olduğu çağın ruhuna bir itirazdır. Ekonominin doğasının insanların yaşamlarını belirlediği, bu bağlamda çağımız için doğal bir afet olarak nitelendirilebilecek bu toplu öldürüme bir itirazdır. Ucuz Mazot’ta dizeler kurulmakta ve her dize nasıl kurulduysa öyle, ardından gelen yeni bir dizeyle yıkılmaktadır. Bunu ilk dize okuyana söyler: “pahalı kan diye sürebilir şiir, ama sürmeyecek” 

Konuk’un dili, “büyüler bozulsun!” diye bazen fısıldasa, bazen bağırsa da, dildeki bozum ya da yıkım Ucuz Mazot şiirinde olduğu kadar şiddetli olduğu nadirdir. Okuyanı açık bir yıkım karşısında şiirin ilk dizesinden itibaren metnin içine çekerek, okuyanın eline de bir ayna tutuşturan şairin bu hiddetinin ardındaki gerçek de açıktır. Metafor yoktur, dil oyunu yoktur, oyun yoktur: “1.09.2005 tarihli hürriyet’te fotoğrafları vardı: 953 ölü” ayşegül

80’lerden itibaren sıklıkla kullanılan hüzün ve hüzünden türetilmişmiş sözcüklerle süslü, ancak hüznün içi boşaltılmış bir alıntıya dönüştüğü şiirleri de, burada, hatırlarız:

 “bunlar üzgün birinin cümlelerine benzemiyorsa üzgünüm 

ama boş çocuk terliklerine… ama tanrım! 

1.09.2005 tarihli hürriyet’te fotoğrafları vardı: 953 ölü”

Şiir bir kayıt cihazı değildir. Şair de bir kamera değildir. Ancak bireylerin önünde tarih akıp giderken, tarihin empatik olgularıyla karşılaştığı anlar da vardır. Bir şair için, bu anlar, belki, “Tanrım mola!” dediği anlardır. O anların dizelerinde okunabildiği çok nadir şairlerden biri olan Osman Konuk’un iki şiirine dikkat çekmek istememin sebebi de burada saklıdır.

“seksenin köpük şiirleri mola!”

Kaynakça:

– TTB. Açlık grevleri. Erişim: 07.12.2012. http://www.ttb.org.tr/eweb/aclik_grevleri/tez1_wernicke.html

– Bianet. Ölüm Oruçları: 107 Kişi Öldü, 1 Kişi Eylemde. Erişim: 07.12.2012. http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/25310-olum-oruclari-107-kisi-oldu-1-kisi-eylemde

– Gündoğar, D., Demirci, S. “Konfabulasyon (Masallama): İlgi Çeken AncakYeterince Bilinmeyen Bir Belirti”. Türk Psikiyatri Dergisi. Sayı: 18. 2007

– Bora, T. (2006). “Defter Şerhi”.  Cogito. Sayı: 31 Bahar 2002

– “Üniversitelerde Devrimci Gençlik Sorunu”. Birikim Dergisi. Sayı: 1. 1975

– “Çıkarken”. Birikim Dergisi. Sayı: 1. 1975

– “Birikim’in İlk Yılı Üzerine”. Birikim Dergisi. Sayı: 13. 1976

– “Birikim’in 4. Yayın Yılı Dolayısıyla Genel Bir Değerlendirme”. Birikim Dergisi. Sayı: 37. 1978

– Belge, M. “Dokuz Yılın Birikimi”. Birikim Dergisi. Sayı: 1. 1989

– Tözeren, A., “Evet, öykü”. Dünyanın Öyküsü Dergisi. Sayı:3. 2012

– Tözeren, A., “Lethe Nehri’nde Su Analizi: Seksenlere Bakmak”. Dünyanın Öyküsü Dergisi. Sayı:4. 2012

– Tözeren, A., “80 Öykücülüğünde Kurgu Sanatı”. Dünyanın Öyküsü Dergisi. Sayı:5. 2012

– Bloom, H. (2008). Etkilenme Endişesi (F. B. Aydar, Çev.) İstanbul: Metis

– Mungan, M. (1989). Kırk Oda. İstanbul: Metis Yayınları

– Gürbilek, N. (2001). Kötü Çocuk Türk. İstanbul: Metis Yayınları

– Gürbilek, N. (2001). Vitrinde Yaşamak 2. Basım İstanbul: Metis

– Debord, G. (2010). Gösteri Toplumu (A. Ekmekçi, O. Taşkent, Çev.) 3 Basım İstanbul: Ayrıntı.

Karayazı Edebiyat S. 21

 

 

Kategoriler:Deneme, Eleştiri, güncel, Şiir

karayazı edebiyat, sayı 24

07 Aralık 2013 Yorum bırakın

karayazı 24

aslı uluşahin’in haberi

04 Aralık 2013 Yorum bırakın

karayazı logogezi şiir ödülü iptal-aslı uluşahin

Cumhuriyet Gazetesi, 04.12.2013

 

Kategoriler:Eleştiri, güncel, Şiir

SİNE-İ MİLLET’E DÖNDÜK

17 Kasım 2013 Yorum bırakın

karayazı logoHer sene Nobel Edebiyat Ödülü’nün verilmesinin ardından başlayan tartışmalar üzerine sine-i millete döndük ve sorduk: “Türk edebiyatından hangi yazarın Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını istersiniz?”

Sonuçlar dikkat çekici. Edebiyatla uzaktan yakından ilgisi olanların ekseriyetle Fazıl Hüsnü Dağlarca, Hilmi Yavuz, Attila İlhan gibi isimlerin bu ödülü hak ettiğini ifade etmesin karşın, millet, pek böyle düşünmüyor. İlk ödülün, Lev Tolstoy’a değil de René François Armand Prudhomme’a verilmiş olması da onların hiç umurunda değil. Tolstoy’u çat pat okumuş olanlar bir bakışta anlaşılıyor. Prudhomme adını duyanına ise henüz rastlamadık.

Nizamettin Düzen

GAFFUR TUNÇEL (Hekim): Bence nobel edebiyat ödülünü Elif Şafak almalı. Çünkü Mevlana yoktur. Walter Benjamin de alamayacağına göre, Nobel kesinlikle Elif Şafak’ın olmalı. Hayır da neden vermediler anlamıyorum. Dinamiti icat eden de Elif Şafak olmasına rağmen sistemin antiperspektifel ve periferal dokusuna uygun bir yazarın bu ödülü alamaması ödülün kendisi adına yeter de artar bir utanç kaynağı. Bence Elif Şafak’a verilmeli. İskender Pâlâ da jüride bulunuyorsa -ki Madagaskaryan bir edebiyat ekolüne mensuptur- Elif Şafak almalı.

CAFER YOLGÖSTEREN (Başıbüyük Minübüsleri’nin değnekçisi): Savaş çığırtkanlığı yapmaz, lobi faaliyetlerini hiç sevmez. İnsan içine bile çıkmaz. Yazdıklarına bakınca ne sosyal adam ya hu diyeceğiniz bir yazar İhsan Oktay Anar Nobel alsa Nobel’i bile almaya gitmez… Adayımdır tek geçerim misli bahse bile girerim.

MACİT HOŞSES (Teşrifatçı): Mehmet Eroğlu. Bütün romanlarında farklı adları olan aynı erkek roman başkisini karşımıza çıkardığı için. Bir de kurduğum bir cümle ötekinden farklı olsun mantığıyla kurduğu garip cümleler için.

RUKİYE ESMER (Ses sanatçısı): Ben Nobel Edebiyat Ödülü’nü gençliği baki olan şairimiz Harun Atak’ın alması gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir soruşturma tam vaktinde yapılmış, soruşturma kıtlığı yaşanan günümüz dergi ortamında oldukça yerinde bir çalışma olmuş ayrıca… Kendisinin mümkünse bundan böyle yurt içinde bir ödül almaması gerektiğini artık onun tek layık olduğu ödülün Nobel Edebiyat ödülü olduğunu görmemek, şiirimize yapılmış bir haksızlık olur. Kendisinin her nasılda bunu da bir gün başaracağını hissediyorum. Şair olmanın bütün mevcut kriterlerini günümüze uyarlamış ve kendi halkının, dilinin öz bir şairi olarak Heidegger’in otantik varoluşsallığını sapına kadar gerçekleştirmiştir. Sapına kadar kısmı gayet önemli bir ayrıntıdır… Her genç şair böyle alnının teri, mısralarının gücü, şiirinin hakkıyla sapına kadar şair olamaz. Artık aldığı bunca yoldan, geldiği bu engin şairlik mertebesinden sonra Türkçenin bayrağını daha da yüceltmeli, mutlaka bu onuru bize o yaşatmalıdır. Harun Atak, Enis Batur’dan önce de, Enis Batur’dan sonra…

BEHÇET KAYSERİLİGİL (Müstahdem): Ben bu soruya ‘kom’ cevabını vermek istiyorum. Biraz politik olacak ama idare edin artık. ‘Kom’ genel özellikler ihtiva eden, nevi şahsına münhasır bir türdür. Ve bizim edebiyatımızda zibil gibidir. Şimdi kim bilir aklınıza neler neler gelmiştir… Müsadenizle izah edeyim: ‘Kom’, rahmetli Attila İlhan’dan arakladığım bir sözcüğün kısaltılmış şekli olup orijinal hali ‘Komprador…’dur.

KEZBAN TEMİZEL (Sekreter): Bence Nobellik tek yazarımız Hakan Günday’dır. Kinyas ve Kayra romanı ile kin, vahşet, dehşet, anaşizm gibi kutsal duygularımız fişekleyen evrensel bir tema işlemiş, sevgi gibi ‘yorucu’ duygulardan okuyucuyu azat etmiştir. Ayrıca yüzlerce sayfa okutup keçiboynuzu tadını insana hatırlatması takdire şayan. Ödüllendirilmeli.

ATILGAN ÖZCİRİT (Türkiye Jokey Kulübünde Baytar): Şiirini her dönem yenileyen, bunu olabildiğince son model sözcüklerle yapan, ikinci yeniden arta kalan lirizmi bize tekrar tekrar sevdiren (ama tekrar tekrar), kendine özgü anlatımıyla (kendinden de özgün) modernizmi kanımıza sigara dumanı gibi enjekte eden, ezberimdeki unutamayacağım onlarca şiiriyle, Türk şiirinden hiç gitmesini istemeyeceğim tek isim: Tabii ki de ‘Ahmet Ada.’

ORHAN PAMÜK (Spor Malzemesi Satıcısı): Son dönemde Müslümanlık adına kalem oynatan kardeş yazarlarımız ve onların yavuz savunucuları Hilmi Yavuz ve İsmet Özel kardeşlere ‘Nobel Özendirme Ödülü’nün; bu sene ilk kez ve sadece bir kez verilecek olan ‘Nobel Jüri Özel Saramago Ödülü’nün ise Ahmet Ada’ya verilmesini istiyorum. Nihayetinde, Nobel Edebiyat Ödülünün de Cafer Keklikçi, Ajdar ve İbrahim Sadri arasında paylaştırılması iyi olacaktır.

PAKİZE ELMAS (Güzellik Uzmanı): Bence Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday olacak kişi olsa olsa Elif Şafak’tır. Başta Aşk olmak üzere kitapları ve yazılarıyla manevi dünyamıza edebiyat yoluyla açtığı aydınlık ufuk bile, bu ödüle değer. Mahrem’de yer alan “Pek güzeldin, pek latiftin. Börek olsan seni yerdim. Az soğanlı, bol etliydin. Lafa daldım, dibin tuttu. Gönül bu, hemen unuttu.” gibi, ruhumuzu derinden sarsan gizem yüklü cümleler kuran pek kıymetli bir kalem, daha ne olsun? (Bkz. Google: ‘Bilge Sözleri’, ‘Düşündüren Sözler’, ‘Özlü Sözler’ gibi güzide siteler.) Ayrıca, oynadığı reklam filmi sayesinde epeyce uçuş mili kazanmış olsa gerek, Stockholm’e gidişi de bedavaya gelir ki bu da önemli bir avantaj…

ŞAZİMENT ÇALAKALEM (Terzi): Paşa gönlüm der ki, yıllardır yazın tekniğinde hiçbir yenilik yapmamasına rağmen hep kitapları çok satan Ayşe Kulin’e – qtv ve ailesi adına-, Reklamcılıkla eleştirmenliği birbirine yakınlaştıran harikulâde metinleri nedeniyle ve yaşadığı coğrafyada önemli bir siyasi olay olduğunda ibreyi futbol muhabbetine çevirebilme gizil gücüyle ödül için gerekli politik kıvraklığa sahip olduğuna inandığım Semih Gümüş’e, Her Nobel muhabbetinde Yaşar Kemal mi, Orhan Pamuk mu sorusunu hâlâ soran arkadaşa Nobel’in verilmesini isterim. Bir de, Nobel diye bişey yoktur. Hadi çay koyun da içelim.

ATALAY YÜREKLİ (Kasiyer): Zaven Biberyan almalı bence; çünkü yaşadığı, yaşanan o kadar kötü şeye rağmen hep umutkâr yazabilmiş. Baret, dırtad diye kahramanlar türetmiş ve hüznünü gülerek, düşünerek anlatmış. Benim yaptığım gibi.

HULUSİ KÜLTÜRLÜGİL (Mahalle Bakkalı): Elif Şafak, Nobel Barış Ödülü’ne adaylığı ve ödülü hak etmiş ama bunu kime anlatacaksın?  Taş gibi kitapları var. Okumadım ama öyle hissediyorum. Siz hiç, bir kuğunun kitap yazdığını gördünüz mü? Görmediniz. İşte mevzu bu.

ESMA İSMİGÜZEL (Öğrenci): Arztalep Tic. Aş. yazarı Elif Şafak, bir Mevlevi hüznün ardından bir koşu adımladığı yolda arz-ı endam etmek için bankalardan, reklamlardan atlayıp, Nobel’e sıçrasa ne de güzel olurdu. Talep edenler mutlu, arz eden dünden mutlu. Al ver, ekonomiye can ver. Yaşasın edebiyat ve kültür mantarları. Yaşasın Batı ile Doğuyu birleştiren anne ve anneanneler. Yaşasın göçebe ruhumuz.

AHMET KARATEPELİ (Figüran): Kesin Orhan Pamuk alır yine… Bill Gates’e benzediği için midir? Yoksa İsveçliler Kars’ta kendilerinden bir şeyler mi buldular. Soğuk memleketler bunlar sonuçta. Bir Türk’e Nobel Ödülü verileceğini sanmıyorum, Orhan Pamuk da Türk değildir kesin.

KUDDUSİ AKLISELİM (Tır şoförü): Aslını sorarsanız, 1. Nobel deneyimimizde tam 12’den vurduk. Gönül ister ki sık sık nobel versinler bu arkadaşa. Ama madem başka bir isim istiyorsunuz benden; o halde benim adayım, Beyinsiz Adam’dır. Çünkü dili en az Orhan Pamuk kadar iyi kullanamıyor; yarattığı karakter, Selim İleri’nin yarattıklarına göre gerçekten bozuk bir karakter. Bugünün edebiyatında pek de matah bir özellik sayılmayan lirizmi diğer gönül adamı ya da kadınlarına göre çok daha sahici kılabiliyor yazdıklarıyla. Örneğin İskender Pala’nın lirizmi bir bavuldan çıkmış olabilir; ya da Elif Shafak, kocasının kütüphanesinde gördüğü mızraklı kitaplardan lirik kimi karakterler araklamış olabilir. Öte yandan, Bir Cezmi Ersöz’ün Beyoğlu sokaklarındaki – ki genellikle Bekar sokaktır – yaşam pratiği çok da fazla estetik dönüşüme uğramadan yapıta dönüşmüş olabilir. Ancak, Beyinsiz Adam, doğaçlama hissi uyandıran bir üslupla takipçilerinde çeşitli duygu salınımları yaratabiliyor. Kurgu tekniği bakımından da bir harika Beyinsiz Herif, pardon, Adam… Ahmet Ümit’in ya da Livaneli’nin kitaplarını düşünün. Tüm kitaplarında bloklar arasındaki bağlantının kopukluğunu ortalama bir okursanız rahatlıkla hissedersiniz. Beyinsiz Adam’sa 140 karakterle sizi şaşkına çevirecek kadar büyük bir kurgu ustasıdır. Bir de harika finallerin adamıdır sevgili Beyinsiz Adam; onun şah yapıtlarından birinin finalini hatırlayarak bitirelim; “Lüzumsuz bir gerginlik yaşadık. Birbirimizi incitmeyelim. Atatürk’ü sevdiğinizi söyleyin ve bu tartışmayı bitirelim.” Ha, Orhan Pamuk mu, Beyinsiz Adam mı, derseniz; tabii ki yeniden Orhan Pamuk…

ŞEKİP KÜÇÜKSUBAŞI (Motorsiklet tamircisi): tabi ki İskender Pala, ecdad ruhunu bize aksettiren, adîmülimkân bir duyuş ve uslup ile âdiyenin dışına çıkmış, muhterem bir şahsiyet-i hûştur kendileri. Husûsiyle Şah&Sultan’da telakkî ettiği düstur yüz yıldır ecdadı karalayanlara bir cevab olmuştur. küçük İskender de olabilir. O, kapalı türk toplumunda genç ruhu ve şiiri iyi yakalamış bir şairdir, onun şiirinde bar köşelerindeki jigolo garsonları, çorapları kaçmış fahişeleri, ‘ötekileştirilmiş’ eşcinselleri görüyoruz, İstanbul’un melankolik havasında unutulmuş ve hor görülmüş bir aydının şiiridir onunki. Ya da Metin Kaçan… Bizim Bukowski’mizdir, bu ötekileştirme o kadar mühimdir ki yazarımız Boğaziçi semalarında dalışa geçmiştir, O yaşadığını yazmış bir yazardır Ağır Roman’daki bıçaklanma olgusunu yazmak için Dolapdere’de iki kere bıçaklandığını güvendiğim bir arkadaşımdan duydum. İşte bu edebi şahsiyeti kaybettik hem de Nobelsiz!

ŞADİYE ÇABUK (Tekstil işçisi): Bence Nobel Edebiyat ödülü Ayşe Kulin’e verilmeli. Ben yaklaşık olarak 33 yıllık hayatımın 22 yılı boyunca daima öykü ve roman okuyarak geçirdim.Bu süre zarfında birçok kez yazmaya karar verdim ancak devamlı olarak ne ilk cümle ne de devamı zihnimde canlanamadı gitti.Evet yazmaya yazardım tıpkı her Türk gencinin lise yıllarında yazdığı şiirler gibi ya da yerelde edebiyat yapıp da fuarlarda “Nobel” almış edasıyla herkese kendi bastırdığı kitabını imzalatmaya çalışan emekli edebiyat öğretmenleri kadar olurdu yazdıklarım.Ancak son birkaç yıldır dikkatimi çeken şu ki her fuar döneminde Ayşe hanımın yeni bir kitabının çıkması.Hatta bu kitap yazma sevdası nasılsa Nasreddin Hoca’nın kazanının doğurduğu gibi yazdığı romanların karakterlerinden de tekrar bir roman yazma yeteneğine sahip.Tabir-i caizse edebiyat ishali vakası gibi sürekli kitap yazma yeteneği ile bence bu ödüle en çok layık olan isim kendisidir.

FETTAH ÇÖZER (Darbukatör): “ Oligarşik işlevselliğin ne şekilde tam teşekkül icra edilebileceğini muhkim dehşetiyle okurlara işaret eden bir mübarek zat düşünün. Başka emsali yok zannımca… ‘O’ zat, Enver Ercan’dır. Neşriyat hususundaki seçkinciliği ve billurcu pragmatizmi ile kültür/sanat yaşamımızın semen motifli parke taşlarından biri haline gelmiştir. Aydınlanma ve aydınlatma uğruna, irtihal ederine kurumsallaşmıştır. Yazınımızın şövalyesidir ‘O’. Gün gelecek ve kulüpçülüğün paha biçilemez şahikası olarak kabul edilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü de alacaktır. Tartışmasız… Çünkü ‘O’ bunu hak etmekte –hiç şüphesiz. Enver Ercan’ın Nobel Edebiyat Ödülü alacağına canı gönülden inanıyorum. Yeats’den yahut Lagerkvist’den neyi eksiktir? Bilakis fazlalıkları ve bengi nezaketi mevcuttur. ”

The Osculum Infame

07 Kasım 2013 Yorum bırakın

karayazı logoThe Osculum Infame

 

rıdvan kapılar aç köpekler bağla

ser beyazlar suyu ipte süzülsün

köleler doyur kızıl halılar

meryemler çağırmanın en etkili yoludur

 

hurma gibi kızarınca magdalada evler

sırılsıklamdır uykudaki meryemler

 

zakkay in aşağı bu gece sende kalıcam

korkma o benim için biraz ayakta durucak

 

topladığı elmaları yiyecek yıkayacak ellerini

titiz bir soru daha sorarsan kanımı hiçe sayıp

kâseyi kafana vuracak

 

-çatlaklar ellerinuzat geçer işte krem

konsiller seni söyler

hele meryem meryem meryem

 

Mehmet Soner Meryemoğlu

 Kuyudaki Koro

Kategoriler:Şiir

neden şiir yazıyoruz?

24 Ekim 2013 1 yorum

karayazı logo“Şiir yitiren kazanan oyunudur. Ve gerçek ozan kazanmak için ölünceye dek yitirmeyi seçer.” Sartre

Hiçbirimiz dünyanın ve beraberinde insanın sürüklendiği kıyametin farkında değiliz. Bunu bazı boyutlarıyla duyumsamak bile bilinci köklendiği gerçeklikten sökebilir. Kaos! Ne marksistlerin eşitlikçi özgürlük anlayışının kaçınılmaz olarak dayattığı ‘tek tipleşme’ ne de varoluşçuların bireyin hiçlikle kuşatılmış oluşunu vurgularken attıkları özgürlük çığlıkları beni avutabiliyor. Çemberin daralıyor olduğunu duyumsamak ve boş vermek… Materyalist açıdan bakınca entalpinin sosyolojik karşılığı, din felsefesinden yola çıkarak bakınca ahirete az kaldı…

“Hadi gel biraz da postmodern takılalım…” diyebilen bir entelektüel bilinç yarılması…

Boşluk boşluk ve yine boşluk…

Susuyor olmanın bedeli olsa gerek…

Bunun karşı kıyısına susmamayı koymak gerekmiyor mu? Aslında ideolojinin epistemolojiden kurtuluşu da burada başlıyor. Kitaplardan bir ölçüde sıyrılıp, yaşam pratiğinden güç alan bir ideoloji! Kuramsal sınırlamalardan kendini sıyırabilen ve böylece kendisiyle oluşan bir ideoloji…

Yazar ya da şair kime karşı ve kimin yanında olmalı peki? Yanıt o kadar basit ve bu yüzden de ulaşılması oldukça zor bir yerde bizi bekliyor.

İnsanın kalemiyle baş başayken açık yüreklilikle yanıtlaması gereken sorulardan ilki bu olmalı; “neden yazıyorum?”

Bu soruyu; “neden şiir yazıyorum”a dönüştürürsek şiir özelinde sürdürebiliriz tartışmayı. İnsanın salt kendisini ifade biçimi olarak şiire yönelmesi çok yetersiz bir çırpınış olsa gerek ve işte yaşadığımız ‘şiir doluluk’ tam olarak böyle bir yetersizlikten besleniyor.

Şiir bir kendini adama biçimidir. Oldukça mistik, evet. Ama beklentisizlik barındırması adına böyle bir yaklaşımı kabul edilebilir buluyorum.

Şiir avutmaz, kanatır.

Şiir, dünyayı algılayışımıza müdahale eder.

Şiir duyumsatırken düşündürür, hızı kendiliğindendir.

Şiir, şiir olmayanın biçimlendirdiği bir oluştur. Zaman biçilemeyendir, belirlenemeyendir, referanslarından insanın başlangıcına dek uzanabilen sezgilerle kendini kurandır.

Şiirin aforizmik tanımlarından oldum olası haz etmeyen biri olarak bir sürü genellemeye ve tanıma sığınıvermemin nedeni, yukarıdaki sorunun gerektirdiği bir zorunluluk oldu.

Şair’e şiirle varılır, çünkü.

Böylece soruları yanıtlayacak olan eldeki somut şiirdir.

Kendini var etme yolu olarak değil de bir anlamda görünür kılmanın aracı olarak şiirin seçilmiş olması gibi bir yanılgı nasıl giderilebilir?

Önce şair olunup, sonra şiir yazılabilir mi? Durumu, kendini var etme yolu diye belirlerken, şiirin şairine özgü bir oluş süreci ve sonucu olduğunu yadsımak değil elbette derdim. Vurgulamaya çalıştığım kendini var etme yolunu, olanakları olanlarca onaylanma peşinde ve kendini başkalarınca görülür kılmak adına yapılan işgüzarlıklardan geçen bir kısa yol, diye genelleyebilirim.

Hani bir ressam vardı; eline fırçayı alıp, bize manzara resimleri yapmayı öğretiyordu ekrandan. Bu sırıtık yaklaşımla şiire varacağını sananları, onu uzlaşmaz asiliğinden evcilleştirerek güdümleyenleri gördükçe, beni her seferinde aynı hayrete düşüren haberler geliyor aklıma: Bir vahşi hayvan, bir kaplan mesela, küçükken doğasından koparılıp evcil bir hayvana dönüştürülür ve hayvanın bu acınacak hali bizi insanlığımızdan utanmaya götüreceğine, övünülmesi gereken bir hal gibi sunulur… İşte ‘şair oldum’ların yazdığı şiirin böyle evcilleştirilmiş olmak gibi şiirin doğasına aykırı bir trajedisi var.

Şiiri alınıp satılan bir nesneye dönüştürmenin kolay olmadığı gerçeği ile karşı karşıya olduğumuz kadar, popülerleştirilerek yığınların ucuz algısına hizmet eden bir araca dönüştürülmesi haliyle de baş başayız. İlk adım popülerleştirilmiş olanın reddi olmalıdır.

Burada gelip dayandığımız paradoks -heyhat!- okuru hemen hemen olmayan şiirle, okuru bol olan şiir arasındaki keskin uçurum olmalıdır. Evet, çok keskin bir genelleme yapıyorum, sanat popüler kültüre bulaştıkça ucuzlaşır.

Popüler olanla genelleştirdiğim sanat ve sürüm meselesi, elbette çok katmanlı ele alınması gereken ve parametreleri oldukça dikkatli seçilmesi gereken bir kavramsal ilişkilendirmedir. Çünkü bireyin yaşam tarzı kadar varoluş sorunsalı da bu çağdaş kültürel yapılanmalarla belirlenmektedir. İnsanın yaşamı ve kendisini anlamlandırma çabasını içinde yaşadığı zamanın sosyal paylaşımları ve duyusal algılamalarından soyutlayarak sürdürmesi olanaksızdır. Zaten siyasal erk, bilinci kendi iktidarını sorgulamayacak şekilde kategorize ederek ve bireyin oluşumunu elindeki bütün güç ve araçlarla belirleyerek bu olanaksızlığın şiddetini arttırmaktadır. Bu noktada sanat, yüzyıllardır süren bir çatışmanın ortasında evrensel değerler ile bireysel ilkelerin vicdanı olmak gibi bir işlevsellik barındırırken, sanatçı tüm yaşamıyla bu akışının yönünü değiştirecek gücün tecellisidir.

Bir yandan ucuzlaşmış ve piyasası sağlanmış ürünün yığınlara ulaşmasındaki her türlü engel, egemen iktidar tarafından kaldırılıp, bu güdümlü sanat için her türlü olanak sunulurken, diğer yandan akıntıya göre yüzmeyen sanatçının işi her anlamda zorlaştırılacaktır.Böylece sanatsal değer yargılarımız, içimizi kemiren kuşkularla entelektüel yalnızlığımız arasında bir yerde yeniden boyut kazanmaya başlamış olacaktır.

Şiir de şair de bu güdümlülüğün eşiğinde bir sarkaç gibi salınmakta artık.

Bir yanda şairin o sonsuz yalnızlığı bir yanda evrensel bir çığlık olan şiirin avutulamaz kalabalığı arasında kendini hangi aynaya soracağını şaşırmış haldedir, adeta…

Boş salonlarda yapılan etkinlikler, kendi kendini ağırlayan imza günleri, basılamayan, çoğu zaman kendi olanaklarıyla basılan ve eşe dosta dağıtılan kitaplar, bir benlik yarılmasının ben savaşlarına dönüşmesi, bunların sonucu olan o kısırdöngü polemikler, kutuplaşmalar ve aynılaşmalar.

Eee öyle adını andığı zaman şairliğinin onaylandığı eleştirmenler de kalmadı… Bu bollukta dergilerde görünüyor olmak da hiçbir yarayı sarmıyor. Öyleyse ödül alınmalı! Artık ödülü alanların bile içine sindiremediği bir vicdan muhasebesi gerektiren ödüller oldu çoğu ama olsun, yoldur bizi amaca götüren ne de olsa!

Ya şiirinizle varsınız ya da yoksunuz aslında hepsi bu kadar.

İdeoloji ve etik, sanatı güdükleştirmemelidir, boyutlandırmalıdır. Aksi halde sanatın estetiğini zayıflatarak toplumcu gerçekçilerin en çok eleştirildikleri mesaj kaygısıyla yazılmış, şiirselliği yadsınmış olana varılır ki bugün bu tartışma çoktan kapanmıştır, bana göre.

Başlamamız gereken nokta ise kendi kalabilmiş bir şiirdir. ‘Şiir olan’ın, ‘şiir olmayan’ı yeneceği, gün gibi belliyken, üstelik şair olmanın kıstasları da günden güne değişiyorken, kimse kendini avutmaya çalışmasın! Hevesi geçenler bir an önce çekilsin aramızdan; hatta mümkünse bir süreliğine de olsa yeni isimler eklenmesin bu hercai dalgalanmaya. Biraz kendimize gelelim; editörlerin güvenilirliğini sınayalım, dergilerin yaşlanmışlığından arınalım, tanıtım yazıları değil, eleştiri okuyalım! Atılan adımların şiir adına atıldığından emin olalım…

Daha çok okuyalım, düşünelim ve şu soruyu açık yüreklilikle yanıtlayalım: Neden şiir yazıyoruz?

 

Edebiyat Nedir?

Ben bu yazıyı yazdığımda yani “Neden şiir yazıyoruz?” sorusunu çağcıl bir tanıklık içinde sorduğumda henüz Sartre’ın Edebiyat Nedir?adlıkitabını okumamıştım. (Can:2011)

Sorunun aradığı yanıtın edebiyat tarihinin beylik yargılamaları dışında değerlendirilmesi gerekliliği yazıya bu kitaptan yola çıkarak böyle bir ek yazmamı zorunlu kıldı.

Çünkü bu soruyla ilişkili sorular da kaçınılmaz bir şekilde birbirini doğurmakta hâlâ:

– Neden bunca çığlık içinde susuyoruz?

– Neden bu bilgi çığı altında bu kadar mesafesiziz?

– Neden sorularımızı aldanmaya hazır olduğumuz yanıtlara göre oluşturuyoruz?

Sartre, yazmayı düşünen bütün gençlere sorulan; “Söyleyecek bir şeyiniz var mı?” sorusunun anlamının,“Başkalarına aktarılacak değerli bir şeyiniz var mı?” sorusunda yattığını düşünür.“Kısacası bütün iş ne yazmak istediğini bilmektir: Kelebekler ya da Yahudilerin durumu. Ve bildikten sonra geriye bunu nasıl yazacağına karar vermek kalır.”

Yazınsal yapıtta yapıtın erekliliği sindirilmiş olmalıdır.

Akıl yürütme ve değerlendirme kendinden yola çıkarak bütün yadsıma süreçlerini de barındırır böylece. Duygu ve düşünce ılımlı bir hazza dönüşerek geçmelidir okura.

“Budur işte “sahici”, “katkısız” yazın: nesnelliğin türlü görünüşleri altından kendini belli eden bir öznellik, büyük bir ustalıkla düzenlendiği için sessizlikle aynı değerde olan bir konuşma, kendi kendini çürüten bir düşünce, çılgınlığın maskesinden başka bir şey olmayan bir Akıl, Tarih’in bir Anından başka bir şey olmadığını açıkça belli eden bir Sonsuz, ortaya çıkardığı gizlerle bizi ansızın ölümsüz insana götüren tarihsel bir an, sürekli bir şekilde olmakla birlikte, bilgiyi verenin de açıkça belli ettiği gibi, istemeye istemeye yapılan bir bilgi veriş.”

Böylece “Yazmak nedir?” sorusunun yanıtını vermiş olur, Sartre…

“Sanatsal yaratışın belli başlı dürtülerinden biri”nin “dünyaya oranla daha önemli olduğumuzu duyma gereksinimi” olduğunu belirtir. Ve sanat yapıtının erekliliği açısından Kant’la yollarını ayırırken, sanat yapıtının bir erek gütmemesinin nedeni olarak, sanat yapıtının kendisinin bir erek oluşunu gösterir.

“Çünkü özgürlük, öznelliğin özgür işleyişinden alınan tatta değil, bir buyruğun getirdiği yaratıcı edimde ortaya çıkar. (…) sanat yapıtı, bir çağrı olduğu için bir değerdir.”

Yazınsal metin, hem yazarın hem de okurun özgürlüğünü ve özgürleşme çabasını barındırmaktadır. “Okuma özgür bir düştür.”

“Böylece ister denemeci, ister yergici, mizahçı ya da romancı olsun; isterse yalnızca bireysel tutkulardan söz etsin ya da toplumun yönetim biçimine saldırsın, yazarın özgür insanlara seslenen bu özgür kişinin tek bir konusu vardır: özgürlük.”

“Niçin yazıyoruz?” sorusunu da “Yazmak, özgürlük istemenin bir biçimidir.” şeklinde yanıtlamış olur.

Üçüncü can alıcı soru; “Kim için yazıyoruz?” sorusudur. Sartre bu kitabında yazarın, sınıfsal anlamda konumlanışını, edebiyat tarihini Fransa odaklı olarak inceleyerek belirler. Çünkü şairin/yazarın, yönetici sınıfa göre ya da rağmen konumlanışını seslendiği okur kitlesiyle belirlemek, metnin konusunun bu belirlenişle işlevselleşmesi demektir.

Şiirin ister düşünmeye, ister duyumsamaya, ister yılgınlığa isterse mücadele etmeye yönelten bir çağrı olarak okurunu belirleyişinde kendi vazgeçilmezliğini sınayışı vardır.

Öyleyse söyleyecek bir şeyi olup olmamak meselesi kadar şiirinizi kimin için söylediğiniz meselesi de şiiri yararcı ereklilikten kurtarmak adına son derece önemlidir.

Evet, şiir, hâlâ estetik bilinçte somutlaşan bir değerse bunu evcilleşmeyen doğasına borçluyuz.

Nilüfer Altunkaya, Karayazı Edebiyat, Sayı: 22